Görüntülenme : 1713  |
Kamuoyu
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Kahire ziyaretinden dönerken yaptığı
açıklamalardan “2008 yılının Avrupa yılı olacağını” öğrendi. Bu açıklamadan
çıkarılacak temel sonuç, Türkiye 2008 yılında Avrupa Birliği’ne uyum konusunda
reform çalışmalarını geliştirerek sürdüreceği olabilir. Ama Türkiye’de 2008’in
Avrupa yılı olması kadar, Avrupa’da aynı yılın neye adanacağı da çok önemli.
Bir ipucu verelim, Türkiye’ye değil.
Türkiye’nin
Avrupa’ya uyum çabalarında gösterdiği performansın düzeyini bir kenara bırakıp,
hatta bu gayretin neden, ne zaman ve nasıl somut bir sonuç veya ülkeye katkı
getireceğine de değinmeden, Avrupa’da neler yaşandığına bir göz atalım.
Fransa’da
iktidardaki Halk Hareketi Birliği (UMP) üyelerinden bir grup, Le Monde
Gazetesi’nde “Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği sürecine karşı çıkılması
yönünde” bildiri yayınladılar. Bildiride, “Türkiye'yi Avrupa Birliği üyeliğine
kabul etmenin büyük yanlış olacağı” söylendi ve “Türkiye'nin Birliğe
katılımının mali açından büyük şok yaratacağı ve AB'yi tehlikeye atacağı”
savunuldu. Hatta “1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarını kabul etmemesinin
de Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği önünde engel olduğu” iddia edildi. Hatta
“Birliğin sınırları olabilmesi ve siyasal açıdan var olabilmesi için
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkılması gerektiği” savunularak,
“sınırsız bir Avrupa, siyasal Avrupa düşüncesinin ölümü demektir” şeklinde bu
vurguya ihtiyaç duyulmuştu”.
Bu bildirinin
detaylarına girdikçe, Avrupa’da yaşanan akıl tutulmasının ve fikir şaşılığının
da boyutları gülünç örnekler ile ortaya çıkıyor.
Bildiriye göre,
Türkiye’nin katılımı, Birliğin coğrafi sınırlarını ortadan kaldıracak. Bilinen
Avrupa Birliği’nin “coğrafi” değil, “fikri” sınırları vardı. Hatta o fikirlerde
küflenmiş el yazmalarından değil, evrensel değerlerden beslenirdi.
Bildirinin
belirttiğince, Türkiye Birliğe katılırsa Birlik Suriye, Irak gibi ülkelerle
komşu olacak. Bu durum da siyasi Avrupa düşüncesine aykırı. Halbuki “daha güçlü
bir Avrupa için, Birliğin dünyanın her yerinde, ortak güvenlik, savunma ve dış
politika ile etkili olması gerektiği” gerçeği bütün ilgili belgelerde teyit
ediliyor.
Dahası da var:
yeni küreselleşme çağı ve 11 Eylül ile başlayan süreç ile beraber dünyada
tehdit kavramı kökten değişti. Asimetrik tehdit, etki tesirli harekat, önleyici
darbe, kriz önleme ve diğer birçok kavram ortaya çıktı. Ayrıca Suriye’nin veya
Irak’ın herhangi bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit etmesi –Avrupa’dan
kışkırtılmadığı ve donatılmadığı sürece- mümkün değil.
Bildirinin bir
diğer iddiası, Türkiye’nin katılımı ile Avrupa Birliği kurumlarında bir “bütçe
şoku” yaşanacağı. Doğru olduğu iddia edilen hesaplara göre, Birliğin yıllık
bütçesinin dörtte biri Türkiye’ye harcanacak. Sadece tarım alanında bile
Türkiye için yapılması gerekecek harcama 11,3 milyar avro seviyesinde. Elbette
bildiri, Avrupa Birliği’nin bu yatırımın karşılığında neler kazanacağını da,
Türkiye’nin kazandıracaklarının bu rakamlara oranını da belirtmiyor. Zaten beklenmezdi.
Bildirinin başka
tezleri de var. Türkiye üye olmamalı, çünkü Ermenileri kesti, Kürt sorunu var,
Kıbrıs meselesi sürüyor. Büyük bir olasılıkla en doğrusu, bu bildirinin arka
planını Fransız eğitim sisteminin mevcut durumunda aramak. Türkiye’yi Asya’da,
Kıbrıs’ı Avrupa’da zanneden kimseler açısından bunlar da birer argüman
olabilir. Hatta olması şaşırtıcı dahi değildir.
Ama yine de kısa
bir bilgi notu niyetine şunlar söylenebilir. Ermeni konusunun Türkiye-Avrupa
Birliği ilişkileri ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Bu sadece
Türkiye’nin kanaati değil, aynı zamanda Avrupa Komisyonu’nun resmi
açıklamasıdır. Ermenistan da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımına resmen
destek verdiğine göre, komik duruma düşmemek için bildiri hazırlarken, hazırlığı
iyi yapmak doğru bir iştir.
Ayrıca Türkiye
Kürt konusunun temel çözüm yolu olarak kabul edilen Kopenhag Kriterlerini tam
anlamı ile ve başarı ile uygulamaktadır. Bu durum Avrupa Komisyonu’nun
raporları ile sabittir ve o nedenle Türkiye ile müzakerelere başlanması mümkün
olmuştur. Halihazırda sorun olan kavram ise “Kürt” değil, “Kürt terörüdür”, ki,
buna işaret eden yine çok sayıda uluslararası belge vardır. Bu belgelerin bir
kısmı Avrupa Birliği’ne ve üye ülkelerine aittir. Hatta bu belgelerden bir
tanesi de Birliğin terör örgütleri listesidir.
Kıbrıs konusuna
gelince, Ada’da bugüne kadar masaya getirilen çözüm paketlerini kabul eden
taraf Türkiye’dir. Ada’da kalıcı, uzun soluklu ve adil bir çözüm için BM’nin
referanduma götürülen barış planına destek veren de Türkiye’dir, çözüme katkı
sağlaması için sürekli çözüm paketi üreten taraf da Türkiye’dir.
Bildiri de
şaşırtıcı olmayan bir biçimde; 301, Nobelli Orhan Pamuk’a dava açılması,
suikasta kurban giden gazeteci Hrant Dink’in oğlu Arat Dink’in babasının
makalelerini yayınlaması nedeniyle bir yıl hapis cezası alması ve Youtube
internet sitesine erişimin yasaklaması da var.
Neyse ki,
Fransa’da bu sorunların hiçbirisi yaşanmıyor!
Fransa’da kimse
mahkemeye verilmez. Yasaları çiğnemek serbesttir. Fransa ‘da etnik sorun da
olmaz. Zaten Fransa her zaman barışı sağlayan ve savaşı önleyen ülkedir. Huzur
ve barış içinde yaşar. Soykırım, katliam gibi hadiseleri ise Fransa’da duyan
olmamıştır.
Bildiri finalinde,
“Avrupa Birliği’nin yapısı ve genişlemesiyle ilgili kararlar almak ABD’nin
görevi değildir” diyor. Bildiri sahipleri bunu Türkiye’ye söylemek veya para
harcayarak gazetede yayınlamak yerine, küçük Napolyon’a bildirselerdi, daha
isabetli olabilirdi.
Bu bildiri birkaç
milletvekilinin partinin geleneksel seçmeninin gönlünü okşamak için yaptığı bir
eyyam değildi. Bildiriyi bizzat iktidar partisinin Avrupa işlerinden sorumlu
temsilcisi Alain Lamassoure kaleme almıştı. Şüphesiz bu milletvekillerinin ve
partisinin Avrupa Birliği’ni bağlayamayacağı da iddia edilebilir. Aynı yöndeki
iddialara göre, Sarkozy de Avrupa Birliği’nin Türkiye politikasını
değiştiremezdi. Ama Sarkozy’nin “katılım müzakereleri” yerine “hükümetler arası
konferans” deyiminin kullanması talebi, “katılım müzakerelerinin tam üyeliği
çağrıştırdığı” gerekçesi ile kabul gördü.
Diğer taraftan
Almanya’da eyalet seçimlerinde yine en popüler malzeme Türkiye. Hatta iş o
derecede çığırından çıktı ki, 17 Hıristiyan Demokrat politikacı bir mektup
yayınlayarak, “uyumun seçim kampanyalarına alet edilmemesini” istediler ve
yürütülen kampanyaların gençlerin şiddet olaylarına karışması sorununu
çözmeyeceğini, aksine ırkçılığı tetikleyeceğini vurguladılar.
Daha da dikkat
çekici olan ise ırkçı seçim kampanyası yürütmekle suçlanan siyasilerin mektuba
tepki göstermesiydi. Hristiyan Demokrat Birlik'ten Wolfgang Bosbach, “bu
çağrının kime faydası olacağını bilmediğini” söyledi ve imalı bir açıklama
yaptı:
“Seçim
kampanyasını birlikte yürüttük, sonuçlarını da birlikte taşıyacağız”…
Bosbach’a göre
seçim kampanyasında söylenenler partinin yıllardan beri yapmak istediği
şeylerdi...
Kuşkusuz aşırı
sağın Avrupa’nın geleceğine ve siyasetine etki etmeyeceği iddia edilebilir.
Nihayetinde ediliyor da. Ama aşırı sağ Avrupa Parlamentosu’nda ikinci defa grup
kuruyor. Kaldı ki, söz konusu kampanyalar fanatik bir grubun veya küçük bir
partinin değil, iktidarda, hükümette olan partinin marifeti.
Zaten Fransa
Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Almanya Şansölyesi Angela Merkel de Türkiye’ye
Avrupa Birliği üyeliği yerine “imtiyazlı ortaklık” önerilerini geçtiğimiz günlerde
yine ve bir kez daha dile getirdiler.
Merkel&Sarkozy
ittifakı, tavrının çok net bir biçimde ortaya koyuyor. Angela Merkel,
“Türkiye’yle ortaklaşa göğüs germemiz gereken tehditler var. Türkleri
dışladığımız izlenimi vermeden kendileriyle imtiyazlı ortaklık konusunu
görüşmeliyiz” derken, Nicolas Sarkozy, “Türkiye bir Asya ülkesidir. Kurmayı
planladığımız Akdeniz İçin Birlik projesi yeni bir ortaklık için fırsattır”
diyor.
Sarkozy, “Avrupa
Birliği’nin Hıristiyanlığı inkar edilemez” de dediğine göre, 2008’i Türkiye’de
Avrupa yılı olmasının yanı sıra Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde de
“bitkisel hayatta bir yıl” olarak değerlendirmek gerçekçi olur.
Türkiye 2008
yılında kendisini geliştirmek için mutlaka yenilikçi adımlara devam etmeli.
Buna şüphe yok. Ancak 2008’de Türkiye’nin –bugüne kadar olduğu gibi, bundan
sonra da- atacağı adımlara karşılık görmesini beklemek doğru değil.
|