Görüntülenme : 1071  |
En sevdiğim bayram
Yılbaşı Bayramıdır!
Biliyorsunuzdur;
eski SSCB zamanında hiçbir dinsel öğe hayatımızda yoktu. Dini bayramlar
da yoktu. Noel’in varlığını ve anlamını bilmezdik. Yılbaşı’nın da
bir şekilde Hıristiyanlıkla bağlantılı olduğunu az kimse bilirdi.
Tüm yılbaşı süs ve aksesuarları geniş bir şekilde kullanılırdı, ama bayramın
anlamı tamamen yeni yılın güzel bir şekilde coşku, bereket ve mutlulukla
karşılamak ve tüm yılın öyle devam etmesi temennileri üzerine kurgulanmıştı.
Noel Baba da
yoktu! Onu bilmezdik. Yerine ‘DED MOROZ’ vardı, yani ‘BUZ
DEDE’. Uzak ve soğuk bir yerden geliyordu, ama asla yalnız değildi.
Yanındaki torunu ile gelirdi! Bu güzel küçük kızın ismi de
‘SNEGUROSHKA’ idi. ‘KAR’DAN YAPILMIŞ’ anlamına gelir.
DED MOROZ
beyaz-kırmızı giyerdi, SNEGUROSHKA ise beyaz-maviydi…
Küçüklüğümün
Yılbaşı bayramı mutlaka çam, mandalina ve limon kokusu ile birlikte gelirdi.
Hayatımın ilk senelerinde plastik, yapay çam ağaçları yoktu.
Maalesef bayram için milyonlarca ağaç kesilirdi, ama daha bilinçli
aileler (biz dahil) ağaçları saksı ile satın alırdı. Böylece, ağacın ömrü hiç
olmazsa uzatılabilirdi. Evin içinde duran canlı ağaç kokusu inanılmaz
etkileyicidir; sizi çam ormanlarının benzersiz atmosferine alıp götürür.
Mandalina ve limon
kokusu ise şu sebeple yılbaşı ile bağlantılı geliyor: narenciye Rusya’da
genellikle büyük bir lükstü, marketlerde normal günlerde bulunmazdı.
Sadece Yılbaşı bayramı öncesinde birkaç gün boyunca tüm Rusya’da satılıyordu.
Bu kokular en sevilen bayram ile bilinçaltında birleştiği için
kendimi çok şanslı hissediyorum. Mesela Türkiye’de herkes mandalina ya da
limonu tamamen sıradan bir yemiş gibi yerken ruh halinde hiçbir değişiklik
hissetmiyor, oysa ki ben bu kokuları algılar algılamaz psikolojik ve ruhsal
inanılmaz bir yükselme, büyük bir mutluluk yaşıyorum. İstisnasız!..
Biliyorsunuz, kokular insan hayatında çok önemli rol oynar ve özellikle bazı
kokular tüm hayat boyunca bize eşlik ederek, duygularımızı ve düşüncelerimizi
şekillendirmede etkin role sahip oluyor.
Yılbaşı bayramının
verdiği harika duygular sadece o gün yaşanmazdı. Yaklaşık bir ay
öncesinde başlardı. Bu bir ‘BAYRAMI BEKLEME BAYRAMI!’ idi.
Yaşadığınız şehirdeki yuvanızda, okulda, işyerlerinde, kültür ve sanat
saraylarında, fabrikalarda; kısacası tüm yaşam ve iş alanlarında aralık ayına
yayılmış bir kutlama programı vardı. Tüm ay boyunca insanlar
birbirilerini kendi iş yerlerine davet ederlerdi. Buna ‘YOLKA’ denirdi.
Yolka çam ağacı demektir. Yani insanlar birbirilerini çam
ağaçlarına davet ediyordu. Her ‘yolka’ çok renkli ve kendine özgü
sürprizlerle doluydu. Önceden hazırlanan kültür-sanat programları,
hediyeler bu kutlamaları çok özel kılardı. Herkes kendi yeteneği olan
alanda o gün gösteri yapardı; mesela iş yerinin genel müdürü ve temizlikçi
teyze aynı sahneye çıkıp, sanatsal yeteneklerini sergileyebiliyordu. O
anda herkes yanındaki insanları başka bir yönüyle tanıma fırsatı buluyordu.
Bu arada Yolka’ lar genellikle gündüz yapılırdı ve Yolka yapan işyerinde
o gün tatil demekti.
Gidilen her bir
‘yolka’da özellikle çocuklar tarafından beklenen hediye paketleri vardı. Bunların
içeriği genellikle: 1-2 mandalina, 1-2 limon, kabuklu ceviz, çok lezzetli
çikolatalar ve küçük oyuncaklar olurdu. Bu kadar! Ama bu paketlerden
çıkanlar o kadar sihirliydi ki! …
Yolka davetlerinin
bir özelliği de genellikle içki içilmezdi, herkes çok düzgün ve “ayık”tı!
Annem ve babam kesinlikle alkol almazdı ki, bu SSCB standartlarına göre bir
“uzaylı” vakası idi. Ailemde içkiye alışık olmadığım için, ben içkili ve
ortalığı dağıtan insanları sevmezdim, hatta çok çekinirdim. Yolka
kutlamaları bu anlamda oldukça düzgün ve hoştu. İçki
tüketimi hastalık derecesinde olan bu ülkede Yılbaşı gecesinde maalesef
doruğa ulaşılırdı ve saat gece 2-3’ten sonra sokaklar pek güvenli değildi.
Bu durum, SSCB’deki Yılbaşı Bayramı’nın tek olumsuz yanıdır.
Sofralarda olacak
menü yine haftalar öncesinde heyecanla hazırlanıyordu. Hindi gibi bir
gelenek asla yoktu. Herkes şartlarına göre en bol, tam anlamıyla masadan
dökülecek kadar çok yemek hazırlamaya çalışıyordu, çünkü o gecenin ne şekilde
geçeceği her açıdan önemli idi. Tüm yılın kaderini o anda
oluşturduklarına inanan insanlar; yemekte, giyside, davranışlarında en iyisini
yapmaya çalışıyordu. O geceye asla borçlar bırakılmazdı, ne olursa olsun
ödenirdi. Yılbaşı sofrasına Çin takvimine göre gelecek yılın hayvanı öğrenilip,
o hayvanın oyuncağı konurdu. Ayrıca yine aynı takvimin uğurlu rengine
göre giyinmeye çalışılırdı.
Televizyon mutlaka
açıktı ve tüm SSCB Moskova meydanındaki Büyük Kule’de bulunan Büyük Saat’
ın oniki kez vurmasını bekliyordu. Sonra herkes coşku ile birbirilerini
kutlayıp öperdi.
Bu arada Yılbaşı
sofrasının vazgeçilmezini sizlerle paylaşmak istiyorum: Türkiye’de Rus ya da
Amerikan salatası denilen salata! Ancak oradaki ismi Fransız
Salatası, ya da ‘Olivie’! Ve bu salatanın kökenleri, Napoleon Bonaparte’ın
Rusya’ya ordusuyla geldiği ve oradaki buz gibi ortamda mahsur kaldığı zamanlara
dayanıyor. Napoleon ellerindeki kalan son malzemelerle aşçılara bir yemek
hazırlama emrini verince ortaya bu salata çıkıyor. Sonra tarifi bir
şekilde Ruslara geçiyor. Ama bu hikayenin içinden tek anlayamadığım konu,
bu salatanın birden bire nasıl Amerikan salatası olduğu?!..
Son olarak bir de
özel bir anımı anlatmak isterim. Ben doğduğumdan itibaren bizim
evimizdeki Yolka’nın altında bir DED MOROZ vardı. Onun elinde yeşil bir
oyuncak torbası vardı. Her yıl bayram sabahında yastığımın altında 1-2
hediye bulurdum ve onların bir şekilde DED MOROZ’un o yeşil torbasından
çıktığına inanırdım, kimseye de öyle düşündüğümü söylemediğim için tersine bir
fikir de kimseden gelmezdi. 5-6 yaşıma kadar bu böyle sürdü. Kendi çapımda bir
araştırma yapmaya çalışırdım: sihirli oyuncak sabahları öncesi her yıl yeşil
torbanın ipiyle sımsıkı bağlı ağzından parmağımı sokup, oyuncakların oraya
nasıl sığdığını anlamaya çalışırdım. Ancak torbanın ağzı çok sıkı
bağlıydı ve sorularıma cevap bulamıyordum. Sonunda bir Yılbaşı öncesi bir
karar verdim. Nasılsa DED MOROZ ertesi gün bana bu oyuncakları verecekti:
Ne olurdu, ben onları önceden kendim alsaydım?... Elime bir makas aldım ve
torbanın ağzını bağlayan ipi kestim. Bir de ne göreyim?: Pamuk, evet
sadece pamuk, ne oyuncak ne de başka bir şey!... Bu inanılmaz bir şok ve hayal
kırıklığı idi. Uzun süre sessizlik içinde oturduğumu hatırlıyorum: hiçbir
şey yapmak istemiyordum. Adeta donmuştum. Bir illüzyonun nasıl
yıkılabileceğini sert bir şekilde tecrübe etmiş oldum.
O anda yaşadığım
hüznü, Yılbaşı getirdiği heyecan ve mutlulukla, yine de alıp götürmüştü, yerini
kahkaha, eğlence ve mutluluğa bırakarak…
SSCB artık
olmadığı gibi, sanırım eski Yılbaşı kutlamalarının ruhu da yavaş yavaş yok
oluyor. Naif, sade ve samimi duygu paylaşımlarının yerini korkarım ki
değişmiş düzenin öğeleri doldurmuş. Sosyal eşitsizlik ortamında eskisi
gibi dolu, coşkulu ve çocukça paylaşım artık olamaz. Ama yıne de o eski
kahramanlar hala hayatta: Yolka, Ded Moroz ve Snegurochka yeni düzene ayak
uydurmaya çalışıyor!
Hayat böyledir!
|