Görüntülenme : 1078  |
Sayfa 1 of 2
1096 yılının
ilkbaharı Anadolu’ya ıtır ve taze toprak yerine kan kokusu taşıdı. Tarihin en
büyük hareketlerinden biri sayılan haçlı seferleri iki yüz yıla yakın bir süre
taş üstünde taş bırakmadı.
Batı dünyası
içinde bulunduğu sefaleti, kutsal bir misyona yükleyince ortaya Haçlı Seferleri
çıktı. 1096-1291 yıllarındaki Büyük Haçlı Seferleri Anadolu’yu kan ve göz
yaşına boğdu. Anadolu’daki Türk ilerleyişine büyük bir darbe indiren batı
dünyasının, İslam uygarlığıyla tanışması ilerleyişini arttırdı. İstanbul’u
geçerek Anadolu’ya ayak basan Haçlı ordusu, Antakya, Urfa ve nihayet Kudüs’e
kadar olan toprakları fethetti. Haçlı Seferleri bir zafer miydi? Belki de
sadece havanda “kan” dövüldü. 200 yıla yakın bir dönemde dokuz defa batı
topraklarına ayak basan Haçlılar, Anadolu’daki yayılma harekatını asla
gerçekleştirmeyi başaramadılar. Sonuç olarak, işgal ettikleri toprakları
bırakarak geri döndüler. Utanç içinde ağlayan tarihin kapısında yeni gelişmeler
duruyordu!
HAÇ, HİLAL VE
KAN...
“…Sultanım çok
yakın bir zamanda Nahs-ı Ekber yıldızı belirecek. Bu en uğursuz yıldız, yer
yüzünü kana bulayacak. Tam dokuz kez gelecekler! Konstantinopolis’i boydan boya
arşınlayıp üzerine bastığımız topraklara ulaşacaklar. Göğüslerinde büyük haçlar
var, elleri kan içinde. Ne çocuklara ne de kadınlara acıyacaklar! Ovalardan
aşağı şarap gibi kan akacak. Topraklar bölünecek. Arkalarında hiçbir canlı
bırakmadan Kudüs’e kadar gidecekler. Bastıkları yerde bir daha ot bile
bitmeyecek. Kötü şeyler olacak hünkarım. Ama bu elbet siz bu dünyadan çekip
gittikten sonra olacak…”
Hayyam sözlerini
bitirdikten sonra derin bir sessizlik oldu. Doğal olarak bu söyledikleri
Melikşah’ın hiç hoşuna gitmemişti. Doğrusu saray müneccimi Ömer Hayyam’ın
ağzından ilk kez böylesine soğuk, böylesine karanlık sözler dökülüyordu.
Melikşah’la Ömer Hayyam ilk kez 1071 yılında Malazgirt Savaşı öncesi
karşılaşmışlardı. Yavru Aslan, o zaman Hayyam’ın kehanetlerini büyük bir
coşkuyla dinlemişti; Türkler Anadolu’nun tek hakimi olacaklar, sınırları bir
uçta Bizans, öteki uçta Fatımi İmparatorluğu’na uzanacaktı. Bu toprakların tam
ortasında Melikşah bulunacaktı. Büyük Selçuklu imparatorluğu’nun hükümdarı,
Anadolu ve Asya’nın yegane sahibi… Alparslan, Malazgirt Savaşı’nı kazandığında
Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı. Melikşah babası Alparslan’ın öldürülmesi
üzerine 1072 yılında 18 yaşında tahta geçti. Genç sultanın en büyük dileği
Anadolu’da Türk bütünlüğünü sağlamak ve egemenliği pekiştirmekti. Bu
düşüncesinde büyük bir başarı sağladı. Önce amcasının isyanını bastırarak
Maveraünnehir ile Harzem’i ele geçirdi. Anadolu’nun dörtte üçü Melikşah
zamanında elde edildi. Suriye’de büyük başarılar kazandı. 1076’da Kudüs’ü
Fatımîler’den aldı. 1085’te Antakya’yı, 1087 yılında ise Urfa’yı Bizanslılardan
aldı. Halep ve Şam da onun döneminde Selçuk idaresine geçti. Devletin hudutları
Akdeniz, Kızıl Deniz ve Umman Denizi’ne kadar genişledi. Bağdat’taki Abbasi
Halifeleri de tamamıyla Selçuk İmparatorluğu’nun emri altında girdi.
İKİNCİ KEHANET DE
DOĞRULANIYOR…
Büyük bir Türk
imparatorluğu… Melikşah’ın 1092 yılında henüz 38 yaşındayken ölmesi, Hayyam’ın
kehanetlerinin başlangıcını oluşturuyordu. Selçukluların hükümdarsız kalması
Anadolu’da yeni gelişmeler anlamı taşıyordu. Büyük Selçuklu Devleti,
Selçuklular hanedanının kurduğu ilk devletti. Melikşah’ın ölümüyle merkezi
otorite kayboldu. Kirman Selçuklu, Irak Selçuklu, Suriye Selçuklu devletleri
asla aralarında bütünlük sağlayamıyorlardı. Melikşah’ın ölümünün ardından I.
Kılıç Arslan da Anadolu’da hükümdarlığını ilan edip Anadolu Selçuklu Devleti’ni
kurdu. Ama esas gelişmeler batıda yaşanıyordu.
İLK MİLENYUMDA
DOĞU VE BATI UYGARLIKLARI
Haçlı savaşları
tarih sayfalarındaki yerini hilal ve haçın savaşı olarak alacaktır. Ortaçağın
tüm korkusu Avrupa’nın üzerine düştüğü sırada, İslam dünyası en şatafatlı
günlerini yaşamaktadır. Batıyı kasıp kavuran yoksulluk, sefalet ve açlığın
tersine, doğuda büyük bir refah hüküm sürmektedir. Ortaçağ Avrupa’sı tamamen
karanlıktayken, doğu İbn-i Sina gibi bilim adamlarını yetiştirmekte ve onların
ardıllarıyla en üst seviyede eserler vermektedir. Astronomi, matematik, tıp
çağın koşulları açısından gelinebilecek en son noktadadır. Tıp ilminin en büyük
temsilcilerinden olan İbn-i Sina’nın öğrencisi Hayyam eliyle Nişabur’da bir
rasathane bile kurulmuştur. Kudüs şehrinin kutsallığıyla birlikte doğu
dünyasının eriştiği uygarlık ve refah seviyesi de batıyı çekmekte ve işgal
düşüncesinin temellerini sağlamlaştırmaktadır. İlk milenyumun başında hilal ve
haçın durumu işte budur. Ancak konuya somut örneklerle derinlik
kazandırılabilir. Amin Maalouf, kaynaklara dayanarak o dönemde iki dünya
arasındaki derin uçurumdan söz etmektedir. Haçlı savaşları esnasında doğulu bir
hekim, bir şövalye ve verem olan bir yaşlı kadını tedavi edecek ve uygulaması
batılılarca izlenecektir. Hekim şövalyenin bacağındaki cerahati akıttıktan
sonra yarayı sarar. Yaşlı kadına da iştah açıcı bir şurup verdikten sonra,
yediklerine dikkat etmesini önerir. Ancak batılı hekim bu uygulamaları
beğenmemiştir. Önce bir balta ve güçlü bir adam ister. Şövalyeye tek bacakla
yaşayan birisi mi olmak yoksa iki bacağı olan bir ölü mü olmak istediğini
sorar. Şövalye tek bacağını kaybetmeye razı olur. Bunun üzerine, bacağı
bağlanır. Hekim gelen adamdan şövalyenin bacağını tek hamlede ikiye ayırmasını
ister. Adam baltayı vurur ama hastanın bacağı, vücudundan ayrılmaz. Etraf kan
gölü içindedir. Şövalyenin bacağındaki ilikler dışarıya çıkmıştır, çok geçmeden
ölür. Sıra yaşlı kadına gelir. Kadının kafasını kazıyan hekim, bıçakla bir haç
işareti çizer sonra sıyrılan deriyi elleriyle açarak içine tuz doldurur. Kadın
da ölmüştür. Batılı hekim Tanrı’nın kurallarının önüne geçilemez olduğundan söz
eder. Çukurlar kazılmaya başlanmıştır…
GELİYORLAR!
Papa II. Urban
yüksekçe bir yerden konuşma yapıyordu. Kutsal Kudüs şehrinden söz ediyordu.
Konuşmasını huşu içinde dinleyen binlerce kişi, histeri krizleriyle kendinden
geçiyordu. Urban cennette gitmenin kolay yolunun Kudüs’e ulaşmak olduğunu ima
ediyordu. “Tanrı” nidaları arasında toprağa kapananlar sorgusuz bir şekilde
ölmeye hazırdı. Anadolu’daki iç karışıklıklar Urban’ı teşvik ediyordu. Avrupa
için bile tehdit olmaya başlayan Türklerin toparlanmasına fırsat vermeden yeni
topraklar almak ve Kudüs’ü ele geçirmek en büyük utkusuydu. En iyi savunmanın
saldırı olduğunu keşfetmişti. Papa böylece, kutsal Kudüs şehrini almak için
amansız bir propaganda faaliyetine başladı. Sadece yoksul Fransız keşişi Pierre
L’Ermite, etrafına 50 bin Fransız topladı. Kalabalık, Fransa’nın kuzeyinden
yürümeye başladı. “…Göğüslerinde büyük haçlar var, elleri kan içinde. Ne
çocuklara ne de kadınlara acıyacaklar! Ovalardan aşağı şarap gibi kan akacak.
Topraklar bölünecek. Arkalarında hiçbir canlı bırakmadan Kudüs’e kadar
gidecekler. Bastıkları yerde bir daha ot bile bitmeyecek. Kötü şeyler olacak.”
Ömer Hayyam’ın söylediği uğursuz yıldızın gölgesinde Frenklerin silüetleri
uzuyordu. 50 bin kişi Almanya’ya girince onlara bir o kadar daha kalabalık
eklendi. Macaristan ve Balkanlar’da çoğalan derme çatma ordu, pek çok savaşın
küstah ortak kaderi olarak öne koşulmuş çocuklardan oluşuyordu. Böylece
yürüdüler… Akıllarında tek bir şey vardı; Kudüs’ü alıp cennete gitmek! Oysa
onların başındaki şövalyeler cennete gitmek gibi nahif düşüncelerin çok ötesindeydiler.
Zengin doğu toprakları, ganimet ve esir kadınlar… İşte onları daha çok
ilgilendiren buydu! Papaz Pierre L’Ermite ve yoksul şövalye Gautier öncülüğünde
İstanbul’a gelen topluluk, Bizans İmparatoru tarafından hemen Anadolu’ya
geçirildi. Anadolu’ya ilk ayak basan Haçlı ordusu doğunun zenginlikleri
karşısında şaşkına döndü. Yağma ve tahribata soyunan çapulcular, Anadolu
halkına kan kusturmaya başladı. Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Kılıç
Arslan’ın ordusu, güruhu İznik önlerinde kılıçtan geçirdi. Tehlike geçmiş
miydi? Ne yazık ki her şey yeni başlıyordu… Bu grubun hemen ardından Aşağı
Lorraine Dükü Gedefroi Bouillon’un komutasındaki Haçlı ordusu yola çıktı. Bu
orduda; birçok ünlü şövalye, soylu, kont ve duka bulunuyordu. Avrupa’nın bütün
imkânları kullanılarak hazırlanmış olan ordu, 600.000 kişiden oluşuyordu. Henüz
Almanya’ya ayak bastıklarında katliam başladı. Rhein nehrinin suları, nedensiz
yere katledilen 10 bin Yahudi’nin kanıyla tanıştı. İstanbul’a doğru yürüyen
Haçlı ordusunu, onlarla anlaşma yapan Bizans İmparatoru Aleksios Kommenos
Anadolu’ya geçirdi. Komnenos, Haçlıların erzak ihtiyaçlarını karşılayacak,
bunun karşılığında Anadolu’da alınan topraklardan pay alacaktı. Haçlılar
İstanbul’da Pera civarındaki gecekondu mahallelerinde birkaç gün konakladılar.
Elbette kentten ayrılırken arkalarında yağmalanmış mahalleler ve büyük bir
korku bıraktılar.
İZNİK’TEN ÖTESİ
ANADOLU
İkinci Haçlı grubu
1097 yılının mayıs ayında İznik’i kuşattı. 600.000 kişilik Haçlı ordusu
karşısında verdiği kayıplara dayanamayan Birinci Kılıç Arslan, çarpışarak
Eskişehir önlerine çekilmek zorunda kaldı. Açıkçası Haçlılar belirledikleri
güzergah üzerinden Kudüs’e doğru azgın bir akarsu seli gibi aktılar. Antakya
üzerinden Kudüs’e inen ordu, Trablusşam, Sayda, Akka, Aksalan şeridini izledi.
Elbette geçtikleri yerler kan gölüne dönüştü.
KUDÜS’ÜN FETHİ
Fethin anlamı
nedir? İster doğudan ister batıdan, kuzey ya da güneyden geliyor olsun, fetih
göz yaşı, kıyım, kan, ölüm ve kirletilen ruhlar demektir. Doğal kaynakların
tükenmesi, başka topraklar aramak için bir zemindir. İnsanoğlu geliştirip
güzelleştirmek ve onarmak yerine, bırakıp gitmeye meyillidir. Başka
topraklarda, yeni başlangıçlar... Fetih hırsızlık demektir! Ne yazık ki bu
hırsızlıktan dünyanın tüm coğrafyaları payını alacaktır. Ait olmayanın zorla
ele geçirilişi, tarihin başlangıçı kadar eskidir. Bu anlayışla pek çok kıyım
yaşanmıştır. Tarihin gördüğü en azgın ve en düzensiz dalgalardan biri de
Haçlılardır. Aslında üç dinin kutsal toprağının Kudüs sayılması Tanrısal bir
komedidir. Hz. Muhammed Kudüs’ten Miraca çıkar; gökyüzüne ulaşıp orada
Tanrı’nın diğer elçileriyle buluşmuştur. Hz.İsa bu topraklarda doğup
büyümüştür. Kutsal topraklara ayak bastıktan sonra medeniyet inşa edenlerse
İsrailoğullarıdır!
Kudüs alınmak
zorundadır
Kudüs alınacaktır.
Ve Kudüs alınır; bir değil, üç kere, milyon kere…
Din entarisi
biçilmiş fetih tutkusu, kolay ateşlenen kitleler demektir.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |