Görüntülenme : 1382  |
Uzunca zamandır
yazmak istiyordum bu konuyu. Ama neresinden tutacağımı, nasıl başlayacağımı
bilmediğimden erteleyip durdum. Ertelemek bir bakıma iyi de oldu, çünkü bu
gecikme döneminde yaşadıklarım, yazarken verebileceğim örnek sayısını arttırdı.
Evliliğin kolay
bir müessese olmadığı malum. Ayrıca her ilişkinin tamamıyla kendine özgü
denklemleri barındırdığını düşünürsek,
evlilikle ilgili kitabi tanımlamalar ve genellemeler yapmanın
gereksizliği de çıkıyor ortaya. O yüzden belki de söylenebilecek tek şey, ne
kadar severek evlenmiş olursak olalım, bu müessese içerisinde, hepimizin sabır
katsayısının zaman zaman denendiği.
Son zamanlarda
evlenen bir kaç arkadaşım oldu ve hepsi, belki de otuzlu yaşların getirdiği
temkinlilikten dolayı, doğru kararı verip vermediklerini uzunca sure düşünüp
taşındılar. (O zaman anladım ki aşkın getirdiği gözü karalık 20’li yaslara ait
bir davranış. İnsan 30’larında ne kadar
aşık olursa olsun attığı adımın onunu arkasını daha çok düşünüyor.) Ayrıca
kendi içlerinde düşünmekle kalmayıp, çevrelerinde evli olan insanlara neden
tereddütte olduklarını, neden korktuklarını ve bu işi düzgün yürütmenin
kuralının ne olduğunu sorup durdular. Bu soru bana ilk sorulduğunda yukarıda
yazdığım gibi genelleme yapmanın imkansızlığından ve her ilişkinin kendine has
bir dokusu olduğundan bahsetmiştim. Net bir cevap vermekten kaçındım daha
doğrusu... Ancak zamanla düşüncelerim değişti ve ilişkilere ait gözlemlerime
dayanarak basit bir kural geliştirdim;
kendine yapılmasını istemediğin şeyi karşındakine yapma, ya da çifte
standartlı olma.
Yazarken kolay ama
pratikte zor bir uygulama.
Çifte standartlı
olmak nerede başlar, nerede biter, sınırlarını kim belirler? Eğer çifte
standartlı davranan sizseniz ve karşınızdaki insan (maruz kalan/ maktul) buna sesini
çıkarmıyorsa sınırım herhangi bir şekilde çizilemeyeceğini, yani sonunun
gelmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü çifte standart “uygulayan” acısından iyidir,
faydalıdır, rahatlatır, hep bana hep bana denmesine olanak verir. Çünkü
işbasındaki uygulayıcı olarak yaptığınız şeyin aynısı size yapıldığında nasıl
hissederdiniz kısmını düşünmeden sürekli yaptırımda bulunursunuz. Aslında bu
görünürde “zoraki” bir yaptırım değildir, ama maruz kalanı isteklerinizi yerine
getirmeye mecbur bırakır... Çünkü siz bencilce talep edersiniz ve istediğinizi
yapma özgürlüğüne sahipsinizdir.
Bunun en bariz
örneğini aldatma olaylarında görürüz... Kadın veya erkek eşini aldatır, ama aynısının
ona yapıldığını öğrendiğinde (elbette kendi yaptıkları gizli kalmak koşulu ile)
bu boşanma sebebi olabilir. Geçmiş senelerde adini vermek istemediğim bir is
arkadaşım telefonda bir pazarlık yapıyordu, kendisinin eşini aldattığını gayet
iyi biliyorum ve telefonda karşıdaki kişi ne söylediyse o kadar öfkelendi ki
verdiği cevap, “Valla beni o kadar sinirlendirdin ki ancak karımın birisiyle
ilişkisi olduğunu öğrenirsem bu kadar sinirlenirdim, dua etki yanımda
değilsin!” demek oldu. İçimden “Bak sen?” demek dışında bir yorum yapamamıştım.
Diğer bir örnek
kadının veya erkeğin arkadaşlarıyla gece dışarı çıkmasında kendini gösterir.
Erkek gece arkadaşlarıyla dışarı çıkmakta özgürdür, yemeğe, bara veya club’a
gidebilir. Hatta eğer 30’lu veya daha genç yaslarda bir baydan söz ediyorsak,
kendini modern bir erkek sayıp karısının da arkadaşlarıyla dışarı çıkmasına
izin verir. Ancak kadın bunu üst üste iki hafta yaparsa gözüne batmaya baslar.
Öyle örnekler gördüm ki üst üste iki hafta örneğini bile vermek yanlış oldu,
kadın bunu ayda bir veya iki ayda bir bile yapıyor olabilir, fark etmez...
Hemen kadını saat bası cep telefonundan arayıp sıkıştırmalar, rahatsız etmeler
başlar. Hadi evine dön, hoşlanmıyorum bundan söylemleri alır basını gider.
Hâlbuki o kadının da rahatlamaya, sosyalliğini devam ettirmeye ihtiyacı vardır.
Arkadaşlarıyla beraber eğlenmektedir, yani özünde erkeğin yaptığından farklı
hiç bir şey yapmamaktadır, masumdur. Ancak kadın yaptığının haklı olduğunda
diretir ve devam ederse tartışma daha ciddi boyutlara girer ve sonuçta bakla
ağızdan çıkar: “Ama ben erkeğim!” Başarılı
bir çifte standart uygulaması değil mi?
Dediğim gibi
bunlar en belirgin örneklerden ikisi. Ama ya diğerleri, ya minik detaylar gibi
gözüken ama maruz kalan maktulun hayatini cehenneme çeviren günlük yaşantının
diğer çifte standartları? Şimdi vereceğim örnekler aslında diğerleri kadar
belirgin olmakla birlikte sanıyorum kültürümüzden ve yetiştiriliş seklimizden
dolayı daha “normal” kabul ediliyorlar.
Günlük yaşantıya
bir göz atalım. Hayat ortaktır ve bu bağlamda kadın ve erkek bu ortak yaşantı
da eşit paylaşım hakkına sahiptir. Bu da demek ki konulan emek ve edinilen
kazanç/rahatlık eşit olmalıdır. Erkek dışarıda çalışır, evin geçimini sağlar.
Kadın ise evin düzeninden ve çocukların yetiştirilmesinden sorumludur. Aklı başında
olan kimsenin buna bir itirazının olduğunu zannetmiyorum, çünkü ev kadınlığı
bir ofiste çalışmak kadar (hele ki çocuk varsa) tam zamanlı bir iş. (Hatta
erkek ofisten eve geldiğinde kendini isini bitirmiş sayabilir, ama kadın evde
çalışmaya devam etmektedir.) Ancak herkesin bahsedilen bu ideal düzene sahip
olmadığı da aşikâr. Çoğu çift, genellikle maddi sebeplerden kaynaklanmak üzere,
emeğini ev dışında harcamak zorunda. İste çifte standart burada kendini
göstermeye başlıyor, hem de günlük hayatin her anında.
Kadın ve erkek
sabah işe gitmek üzere evden çıkar. Bütün gün çalışıldıktan sonra yuvaya dönülür.
Erkek üzerini değiştirip ev moduna geçtikten sonra bilgisayarın veya
televizyonun önüne kurulur, öyle ya bütün gün çalışıp rahat etmeyi hak
etmiştir. Hal bu ki kadının mesaisi devam etmektedir, yemek yapar, sofrayı
kurar, sofrayı kaldırır, bulaşıkları yıkar, varsa çocuklarla ilgilenir,
yedirir, içirir, yatırır, yapacağı diğer ev işlerini halleder. Bütün bunlardan
sonra vakti ve hali kaldıysa koltukta oturarak biraz dinlenmeye çalışır ve
zaten yorgunluktan oracıkta uykuya dalar.
Bazı farklılıklar olmakla
birlikte bu düzene sahip çok ilişki biliyorum ve adına çifte standart dışında
bir şey diyemiyorum. Belki sizin evinizde her gece düzenli sofra kurulup
kaldırılmıyor olabilir veya bulaşıkları makine yıkıyor olabilir, ama yaşanılan
bir evin düzenini kim yürütüyor ve sorumluluklar kimin üzerinde toplanıyor,
esas düşünülmesi gereken konu bu sanırım.
Bu noktada başka
bir örnek daha vermek istiyorum. Çok yakından tanıdığım, 30’ların başlarında
her ikisi de çalışan bir çift. Ofisteki iş yükü ağır olmasına rağmen evin
sorumlulukları da bayan arkadaşımın üzerinde. Kendi aralarında düzenli yemek,
düzenli temizlik gibi kurallar koymasalar da evin genel düzeniyle, alışveriş
yapılması, faturaların zamanında ödenmesi, çamaşır yıkanması gibi aklınıza
gelebilecek tüm detaylar, kadının sorumluluğunda. Beyimiz evi daha çok “otel”
olarak kullanmaya eğilimli. Yediği içtiği tabağı kaldırmak, elindeki yara
bandını çıkarttığında oturup çöpe atmak, cola şişesi bittiğinde boş haliyle
buzdolabına geri koymamak gibi alışkanlıkları yok. Bayan arkadaşım bu konudaki
sıkıntılarını zaman zaman dile getiriyor, hatta bu konuda pek çeşitli yollar
denedi, önce sakince konuştu, baktı olmadı biraz daha detaylı anlattı, baktı
olmadı şikâyet etti kavga etti, ama nafile... Bir vurdumduymazlık sozkonusu.
Beyimiz serbest girişimci, ortağıyla beraber kendi işini yürütmeye çalışıyor.
Son bir senedir ortağıyla ilgili ciddi sıkıntıları var ve bunları bizlerle
paylaşmaya çok hevesli. En büyük şikâyeti ortağının üzerinde düşenleri tam
olarak yapmaması ve haliyle kendisinin de yapılmayan bu isleri yapmak zorunda
kalması. Ortağını anlatırken pek çok
sıfat kullanıyor, “umursamaz, tembel, dikkatsiz, anlattığım şeyler bir kulağından girip
öbüründen çıkıyor, düşüncesiz beni hiç düşünmüyor” gibi... Kısacası halinden
memnun değil. Çünkü bir konuda ortak paylaşıma (emek/kar/zarar) karar verilmişken
karsıdaki kişinin üzerine düşeni yârim yamalak yapması sebebiyle eksiklikleri
kendisi tamamlamak durumunda kalıyor.
Acaba aradaki paralelliği görmek bu kadar mı zor? Bu çifte standart
neden?
Sadece “seni
seviyorum” demek de hayatı daha kolaylaştırmıyor maalesef. Ayrıca bu sözde
sevginin arkasına sığınarak karşınızdaki insani yıpratmaya devam etmek
hissedilen sevginin samimiyetini şüpheye düşürüyor, hem de çiftlerin bir
ilişkiyi sürdürmelerinin en geçerli sebebinin sevgi olması gerekirken. Sevgi
sadece lafta kalmamalı ve gerçekliği, insanların birbirlerine kattıkları, yeri
geldiğinde zevkleri olduğu kadar sorumlulukları paylaşmaları ve hayati
birbirleri için daha kolay, yaşanılabilir hale getirmeleriyle yasama yansımalı.
Gerçek hayata
baktığımızda çoğu ilişki bu noktadan çok uzak.
Çünkü ilişkiler bir dizi çifte standart üzerine kurulu. Maruz kalan
acısından karsı tarafı olduğu gibi, bu çifte standartlara rağmen kabul etmenin
bedeliyse çok ağır. Yorgunlukları ve günlük hayatin getirdiği onlarca
sorumluluğu tek başına üstlenmeyi gerektiriyor. Kimi evlilikler bu yüzden
bitiyor, kimileriyse dozajı artan şikâyetlerle bir şekilde devam ediyor.
Evet, ilişkilere
tek cümlelik mucizevî bir çözüm bulmak imkansız ama her iki tarafın mutluluğunu
sağlamak için yapılacak en önemli şeyin kendimizi karsı tarafın yerine koymak
ve sonuçlarıyla dürüstçe yüzleşmek olduğunu düşünüyorum. Düşünce ve davranış yapımızı buna göre tekrar
şekillendirmekse baslı basına bir süreç, çünkü alışkanlıklar kolay
değişmiyor... Ancak bu konuda gösterilen ufacık bir çabanın bile inanılmaz
olumlu sonuçlar doğurabileceğini biliyorum, yeter ki niyetimiz bu yönde olsun.
|