Görüntülenme : 1313  |
Sayfa 1 of 18
1859’da, İngiltere’de
yayımlanan “On The Origin Of Species”
- By Means Of Natural Selection (Türlerin
Kökeni) adlı bir kitabın tüm baskısı çıkar çıkmaz hemen tükenmişti.
Bu kitabın yazarı, öne sürdüğü görüşleriyle
o zamanlarda ve daha sonraları bilim ve din çevrelerini derinden etkileyen Charles Darwin idi.
Aslında Darwin fen bilimleri dallarından
herhangi birinin öğrenimini görmüş değildi. Yani aslında diplomalı bir biyolog
değildi. Ama bu konulara meraklıydı ve çizim yeteneği de vardı.
Önce tıp okumaya başlamış ama o zamanlarda
anestezi kullanılmadan yapılan ameliyatlara dayanamadığı için bunu devam
ettirememişti. Sonra ilahiyat okumak üzere Cambridge’e gönderildi ama bu konuda
da sebatlı olamadı. Fakat orada botanik profesörü J.Henslow ve diğer bilim
adamlarıyla yaptığı tartışmalar bu konuda kendine güven duymasını ve doğayı
incelemeye ilgi duymasını sağladı. Daha sonra prof. Henslow, Güney Amerika
kıyılarının haritasını çıkarmak için yolculuğa çıkacak bir Kraliyet Donanması gemisi
için aranan doğa bilimcisi görevine Darwin’i önerdi. Bu gezi Darwin’in parlak
bilimsel hayatının başlangıcı oldu.
Her ne kadar Darwin, geliştirdiği ‘evrim teorisinde’ doğrudan, “insan,
maymunların soyundan gelmiştir” gibi bir cümle kullanmadıysa ve insanın atası
olarak atıfta bulunduğu varlıkların adı primatlarsa
da (*), geliştirmiş olduğu tezler ve bunların açıklanma biçimi, -değişik kültürlerden olan insanlara bile- hem
Darwin zamanında, hem de daha sonraları ‘insanın
maymunlardan türemiş bir varlık’ olduğunun söylendiği izlenimini verdi.
Aslında başka bir izlenim vermesi de pek söz
konusu olamazdı, çünkü Darwin teorisinin temelinde bulunan “doğal seleksiyonla”
oluştuğu öne sürülen ‘insanın’ kökenine
(soy ağacına) yerleştirilen varlıklar
maymunlar ve primatlardan (goriller ve orangutanlar, vb.) başkası değildi.
(*)Primat/Primatlar kelimesi ve bu kelimenin
kapsadığı sınıflandırma Linneaus tarafından oluşturuldu. Linneaus, -ilk baskısı
1735, son baskısı 1758’de yayımlanan- ‘Systema Naturae’ adlı eserinde pek çok
bitki ve hayvanın sınıflandırmasını yaptı. Bu bakımdan Linneaus taksonomi
biliminin (canlıların sınıflandırılması) babası olarak bilinir. Bu kitabında
Linneaus ‘Primatlar sınıfına’ goril
ve orangutan türü hayvanlar koydu. Ancak aynı zamanda bu kategoriye,
insanın atası olabileceğine inandığı bir
goril-insan ya da orangutan-insan
denebilecek bir varlık da yerleştirdi. Darwin’in teorisinde insanın atası
olduğu ‘ima edilen’ de bu varlıktır. Yani
Darwinizm’den kaynaklanan tezlere göre insanın atası, tam anlamıyla doğrudan
bir goril veya orangutan olmasa bile, onların
familyasından gelen ve onların belirgin özelliklerini taşıyan bir varlıktı.
Ancak Linneaus bu sınıflandırmasından çok
emin değildi ve bir anlamda bir öneri/bir fikir şeklinde sunduğu, ‘insanın atasının
primatlar olabileceği’ fikrini hiçbir zaman -bu fikri Linneaus’tan almış olan- Darwin gibi vurgulamadı ve bununla ilgili
bir teori öne sürmedi. Zaten kendisi bir ateist veya Darwin gibi agnostik
değildi. ‘Systeme Naturae’ adlı eserinin son baskılarının girişinde de şu
sözleri yer almaktaydı:
“ Her şeyi bilen, her şeye kadir ve sonsuz
Tanrı’nın doğadaki çayırlar üzerindeki adımlarını izledim ve her yerde sonsuz
hikmet, güç ve sırrına erişilemez bir mükemmellik gördüm.”
Bu bakımdan, bu yazıda sıkça geçen primatlar kelimesiyle, ilksel zamanlarda ‘yaşamış olabileceğine’ inanıldığı için, Linneaus’un
taksonomisinde goril ve orangutan gibi türlerle aynı sınıfa konmuş olan ve Darwin teorisinde ima edilen
‘gorilimsi, orangutanımsı bir tür insan’ kastedilmemektedir. Burada
kastedilen, primatlar sınıfının gerçek temsilcileri olan goriller, orangutanlar
ve babunlar gibi hayvanlardır.
Darwin’in bu düşünceleriyle ilgili
tartışmalar zamanımızda da şiddetinden hiçbir şey yitirmeden devam etmektedir.
Kendi açılarından bakıldığında, hem Darwin’in evrim görüşlerini destekleyen Darwinizmcilerin
- evrimcilerin, hem de karşıt görüş olan ‘yaratılışçıların’ ve ‘akıllı
tasarımcıların’ savundukları görüşlerin kulağa doğru gelen tarafları olduğu
söylenebilir. Sonuçta, her iki taraf da şahsi kanaatlerini insanlığın dikkatine sunmaktadır ve her insan bunları
ancak kendi inanç ve düşünceleri doğrultusunda değerlendirebilir.
Hiç
kimse, böyle hassas bir konuda bir başkasına -inanılması mecburi- bir ‘resmi
görüş’ dayatmak konumunda değildir.
Taraflardan birinin görüşlerinin üzerine
“Tanrı’yla – ilahiyatla ilişkili inançlardır” şeklinde bir damga, öteki tarafın
öne sürdükleri üzerine de, “tamamen bilimseldir, inançla ilgisi yoktur” biçiminde
bir damga vurarak insanlara, ya onu, ya da bunu mecburen benimsemeleri için
sunulmasının doğru bir yaklaşım olduğu söylenemez.
İnsanların özgür düşünce, özgür görüş ve özgür inançları mutlaka
tanınmalı ve de kendimizinkine uymayan karşıt görüşlerin varlığına anlayış ve
saygı gösterilmelidir.
Çağımızda, bir ateisti Tanrı’ya inanmaya
zorlayamayacağımız gibi, Tanrı’nın varlığına inanan bir insanı da ateist olmaya
zorlayamayız. Bunun gibi, salt bilimsel
bir anlayış ile sunulan ‘insanın varoluşuna’ dair bilimsel teori ve
varsayımların herkes tarafından aynen kabul edilmesini veya karşıt görüş olan
‘yaratılışın temelinde ilahi bir güç olduğu’ inancını herkesin hiç kuşku
duymadan kabullenmesini ummak da gerçekçi bir yaklaşım değildir.
Geçmişten gelen spiritüel inançlarla
bağlantılı olarak Tanrı’nın Varlığı ve Tanrı’nın ‘yaratılışla ilgili işlerine’
hiç kuşku duymadan inanma hakkına sahip olunması ne kadar geçerliyse, artık
bilim ve teknolojinin ön plana çıktığı zamanımızda her şeyin kaynağında
Tanrısal bir gücün olduğu görüşünü benimsemeyen insanların bulunması da çok
doğaldır.
İnsan evriminde (*) gelinen aşamada bu iki
karşıt görüşün ortaya çıkması ve ortak
bir noktada buluşamamaları
kaçınılmaz bir gelişmeydi. Yalnızca dogmatik dini inançlara dayanan
açıklamaların artık bazı insanlar için yeterli olmadığı bir noktaya gelindi.
Eskiden gelen açıklamalar onları tatmin edemiyordu çünkü geçen çağlar boyunca
insanın düşünce akıl ve mantık yeteneği
gelişmiş ve bu gelişmeler doğrultusunda insanın ruhsal ve tinsel
(spiritüel) yapısı da değişmişti. Bunun
sonucunda da, insan artık fiziksel dünyaya farklı gözlerle bakmaya ve ‘ farklı bir
dünya tarifi ’ oluşturmaya başlamıştı.
(*) Sözü geçen ‘insan
evrimi’ Darwin teorisinde öne sürülen ‘evrim’ değildir. Tinsel (spiritüel) bir evrimdir. Bu konu ilerde
açıklanacak.
Bu yazıda da, karşıt görüşler olan ‘yaratılışçıları’ - ‘akıllı tasarımcıları’ ya da
‘evrimcileri’ haklı veya haksız çıkarmaya çalışmadan, objektif
bir yaklaşımla bazı farklı bilgilere yer vererek insanın varoluşu değişik
bir açıdan incelenecek.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >> |