Görüntülenme : 1634  |
Sayfa 1 of 3
2005 yılının hemen
başlarıydı, sanıyorum. İlk romanım Seni
Tılsımlar Korur’un yayımlanmasının üzerinden henüz iki, bilemediniz üç ay
geçmişti ve günde en az bir saatimi, elektronik posta kutuma gelen okur
mektuplarıyla ilgilenmeye ayırıyor; elimden geldiğince de hepsini yanıtlamaya
çalışıyordum. O yoğun e-mail trafiğinin benim için neredeyse günlük mesaiye
dönüştüğü günlerde, bir okurumdan alışılmışın oldukça dışında bir “eleştiri”
almış ve uzun süre nasıl bir yanıt vereceğimi düşünmek durumunda kalmıştım.
Yazdıklarından, o günlerde ellili yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim okurum,
şunları söylüyordu:
“İlk başta şunu
söyleyeyim: Seni Tılsımlar Korur’u
başından sonuna dek büyük bir heyecanla ve zevk alarak okudum. Gerek hikâyenin
zengin ve okuru düşünmeye yöneltip meraklandıran sürükleyici niteliği, gerek
karakter profillerinin oldukça başarılı çizilmiş olması, gizem faktörünün de
güçlü etkisiyle, romanın büyük bir keyifle okunmasını sağlıyor. Ama bütün
olumlu görüşlerime ve romanı çok sevmeme karşın, size bir konuda oldukça kızgın
olduğumu söylemek zorundayım. Bugüne kadar yerli bir romanda rastladığım en
başarılı iki karakter arasında rahatlıkla sayabileceğim Eser Büyükdere ve Reşat
Hoca’ya, kitap boyunca bulabildiğiniz her fırsatta sigara içirmek zorunda
mıydınız? Üstelik zaman zaman bunu öyle noktalara vardırmışsınız ki, Eser
Büyükdere neredeyse bir sigara militanına dönüşmüş! İnsan sağlığı için konan
yasakları hiçe sayıyor, hekim kararlarına meydan okuyor, sanki hayatın güzel ve
keyifli olmasını sağlayan temel şeylerden biri sigaraymış gibi davranıyor.
Halbuki bu karakterin, binlerce yıl önceye ait güçlü bir genetik mirasın
temsilcisi olduğunu okuyoruz romanda. Böyle sıradışı DNA’ya sahip bir insan,
marifetmiş gibi bir sigara bağımlısı olarak sunulmak zorunda mıydı? Genç
insanlar tarafından ilgiyle okunan bir yazarsınız, buna benim kızım da dahil.
Şimdi sizin kitaplarınızı okuyan bu gençlere verdiğiniz mesaj bu mudur? Üzgünüm
ama Seni Tılsımlar Korur’la ilgili övgü ve kutlamalarımı ilettikten sonra, sizi
sigara konusundaki bu sorumsuz tavrınız yüzünden şiddetle kınamak
durumundayım.”
O güne dek aldığım
okur mektupları arasında en şaşırtıcı olanıydı bu; kitabın bütünüyle ilgili
olumlu düşüncelerini uzun uzun paylaştıktan sonra, karakterlerden özellikle
birinin yaşam tercihleri ve alışkanlıklarına ilişkin bir ayrıntıya,
beklemediğim biçimde sert tepki gösteriyor ve “bundan sonraki romanlarımda,
kahramanlarımın sigaradan uzak durmalarına özen göstermemi” tavsiye ediyordu.
Okuru incitmeden nasıl bir yanıt vereceğimi uzun uzun düşündükten sonra, ilgi
ve samimiyetine teşekkür eden sıradan bir şeyler yazarak, geçiştirdim.
Üzerinden üç yıla
yakın bir süre geçtiği için, bu mektubu neredeyse unutmuştum ki, geçen hafta
yeni romanım Günbatımı Fandango’yla
ilgili, şaşırtıcı biçimde yukarıdakine benzeyen bir okur mektubu alınca, hafif
bir “deja vu” durumu oluşup, belleğimi tazeleyiverdi.
“Romanı elimden
bırakamadan, heyecanla okudum,” diyordu, İngilizce öğretmeni olduğunu söyleyen
hanım okurum. “Ama bunu biri 17, diğeri 19 yaşında olan çocuklarımın okumasına
izin vermem, açık söyleyeyim. Nedeni mi? Sigara konusunda son yıllarda açılan
bunca kampanya varken, inat yaparmış gibi kahramanlarınızı sigara bağımlısı
olarak gösteriyorsunuz. Günbatımı Fandango’ya bakalım şimdi: Serdar bariz
biçimde bağımlı, Ozan da öyle. Stella ve Melis’in de neredeyse ellerinden
sigara hiç düşmüyor. Reşat Hoca’yı bir önceki romandan biliyoruz zaten, o da
sigara bağımlısı. Romanı çok severek okudum, tekrarlıyorum. Ama elimde yetki
olsa, kitabınızın üzerine ‘çocuklara ve gençlere zararlıdır’ yazılmasını
isterdim.”
Durumun
ciddiyetini görebiliyorsunuz, değil mi? Yaklaşık üç yıl arayla iki farklı
insandan gelen bu iki mektubun, aralarına kopya kağıdı konmuşçasına birbirine
bu kadar benzemesi, içerdikleri anafikri “sıradışı” kabul edip geçmemize izin
vermeyecek kadar anlamlı. Aşağı yukarı son on yılda iyice hızlanan bir eğilim
ve aktif bir tavrın, toplumsal düşünce iklimleri üzerinde ne denli güçlü
etkilere sahip olduğunu, bu iki iyi eğitim almış, kitap okuyan ve donanımlı
insanın satırlarında görebiliyoruz. Müdahale, baskı ve yasaklamayı “toplum
adına doğal bir hak” olarak gören bu eğilim, “iyi ve kaliteli” olduklarından en
küçük bir kuşku duymadığım bu insanların mektuplarında, “roman kahramanlarının
davranış modellerini düzenleme” noktasına dek varabiliyor.
Ferhan Bey ve
Bengü Hanım bu yazıyı okuyorlar mı, bilemem; ama mektuplarının içeriğinde
sezdiğim hafif “buyurgan” ifadeyi ve “çoğunluk baskısı”nın kimi zaman “aba
altından sopa” biçimine dönüşebilen karakterini o kadar ciddiye alıyorum ki,
bireysel yanıtların ötesinde, bu konuyu “açık yanıt” haline getirmenin daha
doğru olduğunu düşündüm. Üstelik bu bana, neredeyse on yıldır yazmayı
düşündüğüm ama fırsat bulamadığım (ya da açıkça üşendiğim) bir konuda,
düşüncelerimi açıkça ifade etme olanağı verdiği için, işime de geliyor biraz.
Belleği güçlü
olanlar, hatırlayacaktır: Bundan yaklaşık yirmi yıl kadar önce, popüler çizgi
roman kahramanlarından biri olan Lucky Luke, yani bizim Red Kit, sigara
aleyhtarlarının hedefi haline gelmişti bir anda. O güne dek hiçbir serüveninde
ağzından sigarası eksik olmayan Batı’nın yalnız kovboyu Luke, yayıncı ve çizeri
baskılara dayanamayınca, bir anda radikal bir kişilik değişimi yaşayıverdi.
Eski çizgi hikayeler ve filmler, tek tek, kare kare elden geçirilerek, Luke’un
dudaklarının arasına sigara yerine bir çalı parçası yerleştirildi ve böylece
sigara aleyhtarları büyük zaferlerini kutlarken, bizim haşin kovboy da
ağzındaki o garip nesneyle embesil bir “red neck” görüntüsüne bürünüp,
karizmayı güzelce çizdirdi.
Aynı günlerde,
Amerika başta olmak üzere, Batı dünyasında sigara karşıtı kampanyalar iyice hız
kazanmaya başlamıştı. Doksanlı yıllara kadar, sigara içen insanlar uçaklarda en
arkaya, en kötü koltuklara oturtulur ama bundan pek de şikayet etmezlerdi.
Açıkçası, ben de fazla aldırmazdım bu duruma. Alt tarafı yolculuk ediyordunuz
işte; rahat rahat sigaranızı içebildikten sonra, önde ya da arkada oturmanın ne
önemi vardı ki? Üstelik, özellikle okyanus aşılan uzun uçuşlarda en arkada
oturmak, bazen hosteslerle uzun ve eğlenceli sohbet anlamına da geliyordu ki,
bundan pek de şikayetçi olduğumu söyleyemezdim doğrusu. O günlerde benim
sinirime dokunan, “no smoking” bilet almasına karşın, aşağı yukarı yarım saatte
bir arkaya gelip başınızda ayakta dikilerek sigarasını içen, sonra da
izmaritini sizin kül tablanızda söndürüp önlerdeki koltuğuna geri dönen
“havayolu züppeleri”ydi.
Sonra durum yavaş
yavaş değişmeye başladı: İlkin, ABD’de yerel uçuşlarda sigara tümüyle
yasaklandı; sonra bu uygulama Avrupa’ya ve nihayet tüm dünyaya sıçradı ve
sonuçta havaalanı aktarmalarıyla birlikte yaklaşık on saati bulan okyanus ötesi
uçuşlarda bile sigara içirilmemeye başlandı. Bunu, yine ABD’de ortaya çıkıp
dünyaya yayılan, havaalanlarının bekleme salonlarında bile sigaraya izin
vermeme uygulaması izledi. 2000 yılıyla birlikte işler öylesine çığırından
çıktı ki, işyerlerinden sonra kafe ve restoranlarda da yaygınlaşmaya başlayan
sigara yasağı, yine ABD’de otellerde, hatta kimi zaman kiraladığınız apartman
dairelerinde bile “sigara içilmez” despotluğuna dek vardı. Şimdi, bazı büyük
kentlerde sokakta sigara içmek de yasak ve yaptırımların ağırlaşmasından,
uygulamanın da genişletilmesinden söz ediliyor.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >> |