Görüntülenme : 826  |
Sayfa 1 of 3
Hindistan’ın kutsal Ganj’ının
Rishikesh’ten geçtiği yerde duruyorum ve nehrin safir parıltısı beni büyülüyor.
Pek çok fasetalı yüzeyinden canlı bir parlaklık akarak havayı, kıyıdaki beyaz kayaları ve hatta onlara
yukarıdan bakarken ayaklarımı dönüştüyor. Çevreme bakmak için arkamı dönüyorum
ve aynı ışıltılı parıltının her şeyden yansıdığını görüyorum: kıyıdaki
kayalıklar, kutsal adamların kemiksi zayıflıktaki vücutları, bir deri bir kemik
kalmış olan bir inek, daha ilerdeki tepelerin binaları. Şaşırarak gülmeye
başlıyorum. 1 haftalık sessiz meditasyonda inzivayı yeni bitirdim. Bu, karanlık
aşram ve onun katı rejimin dışına ilk çıkışım. Algım yükselmiş durumda –
renkler titriyor, akan nehirden sessiz bir kükreme geliyor, ve bu sıra dışı
dünyanın tamamı şeffaf, içeriden aydınlatılıyor. Sanki uzanıp gerçekliği yırtıp
altında yatan alevi ortaya çıkarabilirmişim gibi bir his var içimde. Ama
sıradan anlamıyla “ben buradayım ve dünya orada” düşüncesi gitti. Aradaki tüm
boşluklar doldu – her şey Bir – ve ben bundan ayrı değilim. Tamamen boşum ve
doluluk her yerde. Gülüyorum: varlığımın hafifliği bir çeşit kelime oyunu.
Yıllar sonra öğreneceğim ki bu algı guru zihnine sadece küçük bir göz atmaymış.
Doğuda Batılı bir arayışçı – bu 60 ve
70lerin mutlu hipi günlerinden klasik bir sahne değil mi? Ama bu 90lardı,
Hindistanda Amerikalı spritüel öğretmenimle birlikteydim ve bir hipi değilim. Batılıların
aydınlanma için Doğu’ya gidişinin ve Zen mastırlarıyla Hindu yogilerinin
Batı’ya gelişinin 70lerde birkaç kez tavan yaptığı altın yoğunluk dönemi sona
ermişti. Bu çapraz döllenme sonucu binlerce çiçek açtı – küreselleşen dünyanın
pek çok kez belirtilen sonuçlarından biri. Her gece haberi bize küreselleşmenin
dinsel çelişki için dünyada bir zemin yarattığını gösterirken; spritüellik
hakkındaki sayısız kitabın, pek çok dövüş sanatı stüdyosunun, yoga ve
meditasyon derslerinin de artan küresel bağlantılarımızın bir parçası olduğunu
pek fark edemiyoruz. Tipik batılı maharetiyle, Tanrı’nın ve Benliğin pek çok
patikasında atan mistik kalbin benliğin ötesinde olduğunu ortaya çıkardık.
Filizlenen dinler arası hareket – dini gelenekselciler tarafından endişeyle
bakılsa da – değişik inançlar arasındaki benzerliklerin giderek daha da farkına
varılmasının sonucudur. Dinsel ayinler ve feda etmenin kalın kabuğunu kırarak
kutsal geleneklerin şifresini çözdük. Bu, müthiş bir insan başarısı. Ve bu kim
olduğumuz ve neden burada olduğumuza dair devam eden arayışımızın bir vasiyeti.
Ancak, daha geniş bir tarihi ve sosyal içerikteki
temahülü göz önüne alırsak, kendi deneyimim doğrultusunda, şu aralar filizlenen
spritüel arayışın bizi nereye götürdüğünü merak ediyorum. Bugünün spritüel marketinde mevcut olan
bireyselleştirilmiş spritiüel yolları tasarlayarak çok daha fazlalarımız din
içeriğinin dışında bir arayışa gidiyor. Religio, İngilizcede “din” anlamına
gelen “religion” kelimesinin kökeni, bağlamanmak anlamına gelir – Mutlak olana,
ve aynı zamanda kim olduğumuz ve neden burada olduğumuza dair paylaşılan bir
kültürel anlayış içinde birbirimize. Bu eşsiz postmodern spritüellik – her
birimizin tek bir dinde olması – bizi gerçek ve tek bir küresel kültüre bağlama
kapasitesine sahip mi? Yoksa daha fazlasına mı ihtiyacımız var?
Geçtiğimiz yıllarda, mistik boyutu arayan
ve ona doğrudan ulaşma imkânı bulan kişilerin sayısı ciddi oranda artş
gösterdi. 1962 ve 1994 yulları arasında “dini ya da mistik bir deneyim”
yaşadığını söyleyen Amerikalı yetişkinlerin sayısı %22’den %33’e çıktı. Bu
rakamlara özellikle Baptist ve diğer temel Hristiyan mezheplerinin bir parçası
olan din değiştirme de dahil olsa da, kendini geleneksel bir dinin parçası
olarak gören Amerikalıların sayısı azaldı, ve hiçbir dine ait değilim kutusunu
işaretleyenlerin sayısı son 10 yılda ikiye katlandı. Bu alışılmadık “hiçbir”ler,
Katolikler ve Baptistlerden sonra muhtemelen ülkedeki en büyük üçüncü grup –
sayıları yaklaış 29 milyon kişiye denk geliyor. 2001 araştırmasına göre,
“hiçbir”lerin üçte ikisi Tanrı’ya inanıyor, üçte birinden fazlası kendini
dindar olarak görüyor ve spritüellik üzerine pek çok kitap alıyorlar. Spritüel
deneyim yaşayan insanların sayısındaki artışa ve geleneksel dini anlayıştaki
düşüşe bakarsak, mistik deneyim yaşayanlarımızın çoğunun kendi alışılmadık
yöntemlerinde bunu deneyimledikleri çok olası görünüyor.
Ben kesinlikle bir “hiçbir”dim ki Katolik
bir ailede yetiştiğimi ve rahibe olmayı düşündüğümü göz önünde bulundurursanız
bu epey ironik bir durum. Hayatıma daha derin bir temel arama isteği beni
Rishikesh’e yönlendirdi. Kendime müthiş bir hayat yaratmamış değildim: sevgi
dolu bir ailem, harika arkadaşlarım, sürekli devam ettiğim Budist
meditasyonlarım, kocaman bir kalbi olan zeki bir adamla devam eden bir ilişkim,
bana güven veren ve duygusal merkezimde olan bir işim vardı. İşime karşı
duyduğum tutku – kızların gelişimi ve kadınların özgürleşmesi – hayatımda
gizemli bir güçtü. Liseden itibaren her kritik hayat ikileminde buna daha derin
bir bağlılık gösterdiğimde dünya önümde açılıyordu. Daha çok risk aldıkça, daha
fazlası olası hale geliyordu. Bu beni Harvard’da aktivistlik uzmanlığına, sıra
dışı bir kadın araştırmaları grubuna, çoksatan bir kitap yazmaya ve hatta
Oprah’nın şovuna çıkmaya yönlendirdi. Annemin beni iyi bir eş ve anne olarak
yetiştirdiğini düşünürsek, gelişmeler karşısında oldukça şaşırıyordum. Yine de
hayatım sanki dayanıksızmış gibi geliyordu, sanki ani bir rüzgâr bir araya
getirdiğim her şeyi silip süpürebilirmiş gibi. Çoğunlukla yapay ve içi boş
hissediyordum. Böylece bir çocuk sahibi olmanın her şeyi değiştirip
değiştiremeyeceğini merak etmeye başladım. Ama bu, dünyaya bir çocuk getirmek
için korkunç bir neden değil miydi? İyi bir terapistin yardımıyla duygusal
drama kullanmaktan vazgeçtim. Bunun yerine zorlu bir projeden diğerine geçmeye
ve ihtiyacım olmayan şeylere deli gibi para harcamaya başladım. Bazen bir çift
ayakkabının düşüncesi tüm hafta peşimi brakmıyordu.
Böylece, daha derin bir şeyler bulabilmek
için Rishikesh’teydim. İnziva esnasında öğretmenimin yönlendirmelerini takip
edince o tuhaf ayrılık hissi ve bitmek bilmeyen arayış yerini hayatın kusursuz
iyiliğini fark edişin harikalığına bıraktı. Mutlak Birlik’i bir kez olsun
deneyimlemiş olan milyonların arasına katıldım. Mistik yolun genelde birkaç
cesur ruh (dini geleneklerin “özel güçler”i) için ayrılmış olduğunu düşünürsek,
bu rakamlar sersemleticiydi. Görünüşe göre önemli bir şeylerin eşğindeyiz. Ama
tam olarak neyin? Yeni Çağ’ın en çok inanılan kahinlerinden bazıları – Deepak
Chopra, Eckhart Tolle, ve Barbara Marx Hubbard bunların bir kaçı – bu
delillerin küresel bilinç dönüşümü sürecinde olduğumuzun göstergesi olduğunu
söylüyor. Popüler Kültürel Yaratıcılar kitabının yazarı Paul Ray, Amerika’da 20
milyon kişinin “uyanma sürecinde” olduğunu tahmin ediyor. Ve Ray yakın zamanda
Amerika ve Avrupa’da yaklaşık 5 milyon kişinin sabit bir kişisel uyanmaya çok
yakın olduğunu belirtti.
Bunlar zorlayıcı haberler olsa da,
spritüel deneyimdeki bu dalgalanmanın gerçek anlamı deneyimlerin kendilerinden
ne anladığımıza göre değişir. Üstün zerafetin hâkimi anlar; temelciler,
fatalistler ve özgürlüğün çağdaş arayışçıları tarafından deneyimlenmiştir.
Ancak, temelciler deneyimi inandıkları Tek Bir Tanrı ile olan kişisel
ilişkilerinin geçerli kılınması olarak görürler. Dini içerik orada değilken ne
olur? Yani spritüelliği geleneklerden uzaklaştırıp üstünlüğü kendi başına
deneyimlediğimizde…
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >> |