Çok Yaşa Platon!

ikincibasyazi

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş’ın kaleminden, Platon’la başlayıp Freud’le devam eden ama özünde platonik aşkları anlatan sıcacık bir yazı.

Tıklayın

Küreselse Beni Bağlamaz

basyaziresim

“Geçenlerde ‘Küresel Isınma’ mevzuunda birkaç arkadaşla konuşurken biri dedi ki ‘Ya boş verin bizim ömrümüz yetmez zaten, ne olacaksa olsun, ne düşünüyorsunuz.’  Bir sessizlik oldu önce, sonra onaylayan da oldu, nutku tutulan da. Ben ikinci gruptaydım ve bir süre susup ‘bizim asıl derdimiz bu galiba, ne küresel ısınma, ne yükselen milliyetçilik, ne savaş, ne şu, ne bu’ diye düşündüm.” Başyazımızı Gülseren Karaçizmeli’den okuyoruz.

Tıklayın
Oktay
Yazar Sabit Sümer   
 

Görüntülenme : 1133    


Sabit Sümer, yazısında bir öykü yazarını, Zehra Sözer’i konuk ediyor. Öykünün adı “Oktay” ama siz istediğiniz başlığı koyun diyor yazarımız.

Bu ay, öykülerini çok sevdiğim değerli bir öykü yazarıyla, sevgili Zehra SÖZER ile tanıştırmak istedim sizleri. O da aramızda yaşayan insanlardan herhangi birinin başına gelebilecek, ama gerçekleştiğinde o insanın dünyasını allak bullak edecek hüzünlü öyküsüyle köşemin konuğu oldu. Öykünün orijinal adı “OKTAY” ama siz “hangi ismi” dilerseniz onu kullanın başlık olarak…

İşte kendimize ait çok özel duyguların Med-Cezir’leri…

 

                                                                   Sabit SÜMER

-------------------------------------------------------------------                               


Soğuklarla sarmalanmış ağır kış havasının, yüzünü yeni yeni göstermeye başlayan bahar güneşi sayesinde kaybolmaya meylettiği bir öğleden sonrasının tadını çıkarma fikri, eve ulaştığında daha da bir artmıştı. Şöyle yapayalnız, dingin birkaç saat geçirmeyi ne zamandır istiyordu, ancak işlerini bugün halledebilmiş, kendini büyük bir şevkle eve atmıştı. Antreye açılan mutfak ve salon kapılarından utangaç bir şekilde içeri süzülen ılık gün ışığı, dudaklarına içten bir haz gülümsemesi yapıştırıverdi. Saatine baktı; akşama daha çok vardı.

Önce kendini salondaki kanepeye atıp bir on-on beş dakika televizyon kanallarını karıştırdıktan sonra toparlanıp oturduğu yerden kalktı. Koltuklardan birinin üstüne atılmış paltosunu aldı, antrede duran terliklerini giydi, vestiyerin aynasından kendine şöyle bir baktıktan sonra hızla yatak odasına geçti. Özenle çeki düzen verilip üzerine örtüsü serilmiş geniş yatağa ve sımsıkı örtülmüş perdelere baktı; “Selma’nın titizliği” diye düşündü. Ona işini hatırlatan takım elbise, artık üzerine yük gibi geliyordu. Bir an önce ondan kurtulmak istedi. Pantolonunu iki dakika içinde bacaklarından aşağı sıyırarak dolabın sol köşesine, askıdaki yerine astı. Aynı şekilde ceketini, sonra kravatını en son da gömleğini. Dolabın kapısını kapattı. Bu sefer dolabın sağına yaklaşarak sürgülü kapıyı usulca kaydırmaya başladı. Aradığı şey hemen oracıkta, en üst çekmecede, kendisini günaha davet edermiş gibi bakıyordu sanki.

Aynadaki görüntüsünün karşısında adeta zamanı unutmuş gibiydi. Bir süredir, hatta epeyce bir süredir yatak odasında oyalanıyordu. Bu tür zamanlar, yalnızca kendine ayırdığı, kendisinden ve Tanrı’dan başka hiç kimsenin bilmediği çok özel anlardı. Her ne kadar kalbini sıkıştıran vicdan azabı onu rahat bırakmasa da, bu sefer keyfini olabildiğince çıkartmak istiyordu. Ne olduğunu bildiği ama bastırmaya çalıştığı bir tedirginlikle saate baktı. Tam o sırada bir sesle irkiliverdi. Bir şey mi duymuştu? İçeriden hafif, çok hafif bir sürünme ve ardından bir “çıt” sesi duyduğunu düşünerek hemen yatağın kendi tarafındaki sabahlığını üzerine geçirdi, pür dikkat evi dinlemeye başladı. Yanılmış olmalıydı, evde en küçük bir ses bile yoktu. “Herhalde dışardan gelen bir sesti” diye mırıldandı, ancak yine de temkini elden bırakmadan -ama hızlı kalp atışlarıyla- yavaşça yatak odasından çıktı; koridor, kapı, antre, mutfak derken tüm evi kolaçan edip olağandışı herhangi bir şey göremeyince rahatladı. Saatine baktı, zamanı fazlasıyla cömert kullanmıştı; artık kendine çeki düzen vermeliydi. Havlusunu alarak banyoya girdi.

Kurulanırken, saatin epeyce ilerlemiş olduğunu; ancak Selma’nın hala gelmemiş olduğunu fark etti. Yine nereye takıldı acaba diye düşünürken telefon çaldı. Ahizeyi kaldırır kaldırmaz hafif bir hırıltı, ardından da kulak tırmalayıcı öfke dolu bir ses; banyoda yatışmış, rahatlamış bedeniyle, huzurlu ruhunu bir anda ayağa kaldırmaya yetti.

“Allah belanı versin Oktay!”

Bundan daha şok edici bir şey olamazdı herhalde. Endişeli bir ses tonuyla yanıtladı:

“Selma?”

Telefonun diğer ucundaki karısı konuşamıyordu. Tıkanmıştı, tutmaya çalıştığı hıçkırıkları adeta boğazında düğümlenmiş, ses tellerini felce uğratmıştı. Telefonu Oktay’ın suratına kapattı ve kendini daha fazla tutamayarak ağlamaya başladı. En iyi arkadaşı Betül’ün omzu, gözyaşlarına sığınak oluyordu.

“Neden benim başıma geliyor böyle bir şey Betül !!!??? Tam sekiz aydır eviyiz, nasıl fark edemedim, nasıl !!!???”

Elindeki ahizeye bakakalan Oktay hiçbir şey anlamamıştı ama korkuyordu. Olabilecek en kötü şeyin, bugün gerçekleşmiş olması ihtimalini düşündükçe, tanımlanamayacak bir endişe yaşıyordu.           Bu kız deli doludur, duygularını hiçbir zaman saklamaz ama bunca zaman ondan hiç böylesi bir tepki görmemişti. Bu, Selma’nın alışılmış kıskançlık krizlerinden biri olamayacak kadar ciddi bir tepkiydi. Evin içinde bir ileri bir geri gidip gelirken, zilin sesiyle sıçradı, sonra hızla kapıya yöneldi: Akşam çöpünü almaya gelen kapıcı. Onu başından savuşturup kapıyı itekleyerek üstünü değişmek üzere yatak odasına yöneldiğinde ise tanıdık bir ses duydu: “Hafif, çok hafif bir sürünme ve ardından…Çıt!...” Hemen arkasını döndü, kapıyı açtı; sonra tam kapıyorken dikkatlice dinledi: İnce kilimin üzerinde kapı, kapanırken yumuşak bir sürtünme sesi çıkarıyor, en sonunda da eşiğe ulaşarak dilini duvardaki oyuğa geçiriyordu: Çıt! “Kahretsin!” dedi Oktay içinden. “Nasıl düşünemedim bunu!” Muhtemelen akşam üzeri Selma eve erken gelmişti; ancak O, Selma’nın gelişini fark edemeyecek kadar meşguldü. Karısı kendisini yatak odasında aynanın önünde yakalamış, sonra da hiçbir şey söylemeden ve geldiğini belli etmeden çekip gitmişti. Bunu düşündüğü an, başından kaynar sular döküldü; ayaklarının altı bile terliyordu şimdi. “Nasıl, nasıl açıklayacağım bunu ona?” Şimdi evin içinde dört dönüyor, yaptıklarına lanet ediyordu.




Okur Yorumları  
 

 

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.8 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved

Eski Sayılar

derKi arama

Google
Web derki.com

Son Yorumlar

Issız ADA'm
benzer gözlerle seyretmişiz filmi......
...

Arıyorum... Babam Yok!
İkinci kere okumama rağmen, ilk defa...
...

Birey Olmak
Yeni platform hayırlı olsun...
...

Arıyorum... Babam Yok!
Reha yazini, samimiyetini, duygularini...
...

Tanrı Nedir?
internet explorer'da sırasıyla görünüm,...
...