Görüntülenme : 1133  |
Sayfa 1 of 2
Sabit Sümer, yazısında bir öykü yazarını, Zehra Sözer’i konuk ediyor. Öykünün
adı “Oktay” ama siz istediğiniz başlığı koyun diyor yazarımız.
Bu ay, öykülerini çok sevdiğim değerli bir öykü yazarıyla, sevgili Zehra
SÖZER ile tanıştırmak istedim sizleri. O da aramızda yaşayan insanlardan
herhangi birinin başına gelebilecek, ama gerçekleştiğinde o insanın dünyasını
allak bullak edecek hüzünlü öyküsüyle köşemin konuğu oldu. Öykünün orijinal adı
“OKTAY” ama siz “hangi ismi” dilerseniz onu kullanın başlık olarak…
İşte kendimize ait çok özel duyguların
Med-Cezir’leri…
Sabit SÜMER
-------------------------------------------------------------------
Soğuklarla sarmalanmış ağır kış havasının, yüzünü yeni yeni göstermeye
başlayan bahar güneşi sayesinde kaybolmaya meylettiği bir öğleden sonrasının
tadını çıkarma fikri, eve ulaştığında daha da bir artmıştı. Şöyle yapayalnız,
dingin birkaç saat geçirmeyi ne zamandır istiyordu, ancak işlerini bugün
halledebilmiş, kendini büyük bir şevkle eve atmıştı. Antreye açılan mutfak ve
salon kapılarından utangaç bir şekilde içeri süzülen ılık gün ışığı,
dudaklarına içten bir haz gülümsemesi yapıştırıverdi. Saatine baktı; akşama
daha çok vardı.
Önce kendini salondaki kanepeye atıp bir
on-on beş dakika televizyon kanallarını karıştırdıktan sonra toparlanıp oturduğu
yerden kalktı. Koltuklardan birinin üstüne atılmış paltosunu aldı, antrede
duran terliklerini giydi, vestiyerin aynasından kendine şöyle bir baktıktan
sonra hızla yatak odasına geçti. Özenle çeki düzen verilip üzerine örtüsü serilmiş
geniş yatağa ve sımsıkı örtülmüş perdelere baktı; “Selma’nın titizliği” diye
düşündü. Ona işini hatırlatan takım elbise, artık üzerine yük gibi geliyordu.
Bir an önce ondan kurtulmak istedi. Pantolonunu iki dakika içinde bacaklarından
aşağı sıyırarak dolabın sol köşesine, askıdaki yerine astı. Aynı şekilde
ceketini, sonra kravatını en son da gömleğini. Dolabın kapısını kapattı. Bu
sefer dolabın sağına yaklaşarak sürgülü kapıyı usulca kaydırmaya başladı.
Aradığı şey hemen oracıkta, en üst çekmecede, kendisini günaha davet edermiş
gibi bakıyordu sanki.
Aynadaki görüntüsünün karşısında adeta
zamanı unutmuş gibiydi. Bir süredir, hatta epeyce bir süredir yatak odasında
oyalanıyordu. Bu tür zamanlar, yalnızca kendine ayırdığı, kendisinden ve
Tanrı’dan başka hiç kimsenin bilmediği çok özel anlardı. Her ne kadar kalbini
sıkıştıran vicdan azabı onu rahat bırakmasa da, bu sefer keyfini olabildiğince
çıkartmak istiyordu. Ne olduğunu bildiği ama bastırmaya çalıştığı bir
tedirginlikle saate baktı. Tam o sırada bir sesle irkiliverdi. Bir şey mi
duymuştu? İçeriden hafif, çok hafif bir sürünme ve ardından bir “çıt” sesi duyduğunu
düşünerek hemen yatağın kendi tarafındaki sabahlığını üzerine geçirdi, pür
dikkat evi dinlemeye başladı. Yanılmış olmalıydı, evde en küçük bir ses bile
yoktu. “Herhalde dışardan gelen bir sesti” diye mırıldandı, ancak yine de
temkini elden bırakmadan -ama hızlı kalp atışlarıyla- yavaşça yatak odasından
çıktı; koridor, kapı, antre, mutfak derken tüm evi kolaçan edip olağandışı
herhangi bir şey göremeyince rahatladı. Saatine baktı, zamanı fazlasıyla cömert
kullanmıştı; artık kendine çeki düzen vermeliydi. Havlusunu alarak banyoya
girdi.
Kurulanırken, saatin epeyce ilerlemiş
olduğunu; ancak Selma’nın hala gelmemiş olduğunu fark etti. Yine nereye takıldı
acaba diye düşünürken telefon çaldı. Ahizeyi kaldırır kaldırmaz hafif bir
hırıltı, ardından da kulak tırmalayıcı öfke dolu bir ses; banyoda yatışmış,
rahatlamış bedeniyle, huzurlu ruhunu bir anda ayağa kaldırmaya yetti.
“Allah belanı versin Oktay!”
Bundan daha şok edici bir şey olamazdı
herhalde. Endişeli bir ses tonuyla yanıtladı:
“Selma?”
Telefonun diğer ucundaki karısı
konuşamıyordu. Tıkanmıştı, tutmaya çalıştığı hıçkırıkları adeta boğazında
düğümlenmiş, ses tellerini felce uğratmıştı. Telefonu Oktay’ın suratına kapattı
ve kendini daha fazla tutamayarak ağlamaya başladı. En iyi arkadaşı Betül’ün
omzu, gözyaşlarına sığınak oluyordu.
“Neden benim başıma geliyor böyle bir şey
Betül !!!??? Tam sekiz aydır eviyiz, nasıl fark edemedim, nasıl !!!???”
Elindeki ahizeye bakakalan Oktay hiçbir şey
anlamamıştı ama korkuyordu. Olabilecek en kötü şeyin, bugün gerçekleşmiş olması
ihtimalini düşündükçe, tanımlanamayacak bir endişe yaşıyordu. Bu kız deli doludur, duygularını
hiçbir zaman saklamaz ama bunca zaman ondan hiç böylesi bir tepki görmemişti.
Bu, Selma’nın alışılmış kıskançlık
krizlerinden biri olamayacak kadar ciddi bir tepkiydi. Evin içinde bir ileri
bir geri gidip gelirken, zilin sesiyle sıçradı, sonra hızla kapıya yöneldi:
Akşam çöpünü almaya gelen kapıcı. Onu başından savuşturup kapıyı itekleyerek
üstünü değişmek üzere yatak odasına yöneldiğinde ise tanıdık bir ses duydu: “Hafif,
çok hafif bir sürünme ve ardından…Çıt!...” Hemen arkasını döndü, kapıyı açtı;
sonra tam kapıyorken dikkatlice dinledi: İnce kilimin üzerinde kapı, kapanırken
yumuşak bir sürtünme sesi çıkarıyor, en sonunda da eşiğe ulaşarak dilini duvardaki
oyuğa geçiriyordu: Çıt! “Kahretsin!”
dedi Oktay içinden. “Nasıl düşünemedim bunu!” Muhtemelen akşam üzeri Selma eve
erken gelmişti; ancak O, Selma’nın
gelişini fark edemeyecek kadar meşguldü. Karısı kendisini yatak odasında
aynanın önünde yakalamış, sonra da hiçbir şey söylemeden ve geldiğini belli
etmeden çekip gitmişti. Bunu düşündüğü an, başından kaynar sular döküldü;
ayaklarının altı bile terliyordu şimdi. “Nasıl, nasıl açıklayacağım bunu ona?” Şimdi
evin içinde dört dönüyor, yaptıklarına lanet ediyordu.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |