Görüntülenme : 1135  |
Sayfa 1 of 3
Suyun üzerine boyaları serperek rengârenk şekiller elde etmeyi ve sonra
bunu kağıda geçirmeyi ilk olarak kimlerin aklettiğini bilemiyoruz. Ebrû Sanatının ortaya çıkışı gibi, tarihi
macerası da bizce kâfi ölçüde malum değil. Ama kesin olarak bildiğimiz bir şey
var ki o da bu gün dünyada bilindiği şekliyle Ebrû Sanatı ya da frenkçe
ismiyle Marbling , Osmanlı imzasını, bir
başka deyişle Türk imzasını taşıyor.
Batılı seyyahların o dönemin teknolojide olduğu kadar ilim, kültür, mistisizm ve sanat alanında da
en ilerisi olan Osmanlı topraklarına yaptıkları seyahatlerin bir semeresi
olarak 16. yüzyıldan itibaren ülkelerine
götürüp tanıttıkları türlü eşyanın arasında ebrûlu kağıtlar da var. Tarih içerisinde
önemli-önemsiz yer alan bir çok hadisenin içerisinde minik bir teferruat olarak
görülen ebrûlu kağıtların bir süre sonra 18. yüzyıl Avrupa’sında çok moda
olacağı, dönemin neredeyse tüm kitap ciltlerine damgasını vuracağı,
ebrûmania da denilen bir yaygınlık
devresinden sonra tekrar bir kenara itileceği o zamanlar kimin aklına gelirdi.
O devrin Avrupa’sında ebrûnun da tüketim kurbanı olduğunu söyleyebiliriz.
Bizdeki seyri ise aynı olmamış. Ebrû uzun süre bir kenarda, hatt ve
ciltçilik için bir yan ürün olmakla
iktifa etmiş, başlı başına bir sanat hüviyetini kazanması için 20. yüzyılın
sonunu, günümüzü beklemiş. Aslında bizde ebrû derviş meşreb bir azınlığın
elinde, kalenderâne icra edilerek bir yandan kendi muhtevasını doldurup, manevi
altyapısını oluşturarak, sessiz ve ağır ağır terakki ederek gelmiş. Ve tam bu
sanat yok olma derekesine geldi derken, bu onun yeniden dirilişi, tanınışı
yaygınlaşması olmuş. Sûfî meşrep icracılarının elinde uzun yıllar muhafaza
edilmesi neticesinde, batıdaki macerasında
desenli kağıttan ibaret kalmış olma yozluğuna düşmeden ve son
dönemlerdeki dirilişi ile kendini ve desenlerini tazeleyerek, hızla serpilerek
başlı başına bir sanat hüviyetinde bu gün yeniden zuhur etmiştir.
Ebrû Sanatı’nı batıda uygulanan usuller ya da Uzak Doğu’da icra edilen akrabası Suminagashi
gibi benzer tekniklerle yapılan sanatlardan ayıran ölçüler malzeme, boyalar,
renkler ve motiflerden ibaret değildir. Tüm bu sayılan unsurlar açısından
Ebrû Sanatımızın kendi hususiyetleri söz
konusudur. Ama esas olarak ebrû’ya özünü
ve şahsiyetini kazandıran şey, ait
olduğu medeniyet ve kültürün renklerini, anlamlarını, ruh ve his iklimini,
derûnî felsefesini, tasavvufî boyutunu aksettirmesidir. Kısaca gelenek tabir ettiğimiz şeydir. Bu
mefhumu adetler, ananeler ve yapıla gelen işlerle karıştırmamak gerekir.
Halen rahatlıkla diyebiliriz ki, dünyanın en güzel ebrûları Türkiye’de,
bilhassa İstanbul’da bizim sanatkârlarımız tarafından yapılmaktadır. Ebrû
Sanatımız geçmişle kıyaslanamayacak kadar bir motif ve tarz zenginliğine
ulaşmış, estetik açıdan oldukça tatmin edici seviyede eserler vücuda
getirilmektedir. Üstelik ebrû artık sır olmaktan çıkmış, İstanbul başta olmak
üzere bir çok merkezde talim edilir bir hale gelmiştir. Popüler Ebrû Sanatı
bugün gelmiş bulunduğu noktada, popüler olmanın getirdiği kültürel değerlere
ait bir çok meselenin de etkisiyle bir yol ayrımına gelmiş intibaı
uyandırmaktadır: Ebrû Sanatımız ya ait olduğu medeniyet ve kültürün evrensel
bakış açısını, derûni felsefesini de yansıtarak devam edecek, ya da bu güne
kadar kuşanmış olduğu hüviyetin
sembollerinden sıyrılarak başka bir çok alanda olduğu gibi çok çeşitlilik arz
eden ama neye ve kime ait olduğu belli olamayan bir desen sanatına
dönüşecektir. Günümüzde Ebrû Sanatımız, toplumsal dönüşümümüzün iki kutbunu
temsil eden bu iki eğilim arasında varlığını sürdürmektedir.
Ebrû Sanatı’nı bize ait ve bize dair kılan ne olmuştur? Diğer sanatlar
içerisinde en az sembolik motifi ihtiva
etmesine rağmen , bugün bir
çoğumuz için Ebrû Sanatı’nın tasavvufî bir intiba uyandırması nedendir?
Üsküdar Özbekler Tekkesi mensupları başta olmak üzere tarih içerisinde
ebrû sanatını icra edenler ve bugüne dek
bu sanatı bir silsile halinde yaşatarak getirenler kendi ruh ve mana
iklimlerini, yaşadıkları manevi atmosferi, hayatlarına aksettirdikleri değer ve
tasavvurlarını , estetik duygularını
artık bir çokları için ayrılmaz bir surette Ebrû Sanatı’na sindirmişler.
Özbekistan’dan gelen ve tekkede konaklayan hacıların iaşesini temin için
sahaflara gönderilen ebrûlu kağıtlar, sükûnet içinde tekne başına geçip zihnini
dünyevî meşgalelerden tecrit eden derviş tabiatlı insanlar, ebrûlarını
yangından kurtarmak isterken hayatını kaybettiğine dair şayialar bulunan Hatip
Mehmed Efendi, kitapları ebrû desenli kağıtlarla ciltleyen mücellitler, Şeyh
Sadık Efendi’ler, Mistik tarafı bir yana mükemmelen yapmadığı fen ve sanat
kalmamış olan Hezarfen Ethem Efendi’ler, gülleri ve hattıyla meşhur Üstad
Necmeddin Okyay ve onun her bakanda hayranlık uyandıran lafza-i celal yazılı
esrarlı ebrûsu, yıllarca Üsküdar’da bir aktar dükkanında ebrûyu yaşatan Mustafa
Düzgünman ile Ebrûname’si ve onlardan intikal eden geleneği usulü ve ruhuyla yaşatmaya çalışanlar... Bunların
yaşadığı ve yaşandığı bir iklimin kokusu üzerine sinen Ebrû Sanatı, kültürümüzdeki çiçeklerin sembolizmiyle
de kuşanınca artık herhangi bir desen sanatı olarak telakkisi imkansızdır.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >> |