Görüntülenme : 5111  |
Sayfa 5 of 7
Yazının bu noktasına kadar geldiyseniz önce sizi okuma azminizden dolayı tebrik ederim ve şunu belirtmek isterim ki okuduğunuz bölüm, benim “Türkiye’nin tanıtım problemleri bağlamında Ermeni Sorunu: internet odaklı bir araştırma” adlı tezimin bir bölümüydü.
Neden böyle bir tez yapmak aklıma geldi tam emin değilim. Belki de tez konusunu seçerken, hep merak ettiğim “Ermeni Sorunu”nu öğrenme çabam vardı. ASALA’yı ve büyükelçi cinayetlerini çok iyi hatırlıyorum halen. Belki çocukluğumdan aklımda kalanlar beni bu çalışmaya yönlendirdi. Aslında iyi de etti. Araştırma esnasında konuyu, enine boyuna iyice okudum. Hazırladığım tez İletişim Fakültesi kapsamında olduğu için de olayın tarihsel kısımlarına hiç girmeden, direk iletişimle ilgili boyutlarını inceledim ki esasında konunun iletişim boyutuna dair yapılmış çalışma çok az ve yine araştırırken şunu fark ettim ki sorun tarihi bir problem olmaktan öte, bir iletişim problemi.
Tarihi bir problem değil, çünkü olmuş bitmiş bir soykırım hadisesi yok. Ha tarihe bakıldığında kimse sütten çıkmış ak kaşık değil elbet. Olmuş nahoş olaylar her iki taraf için de mevcut. İki taraf da çok acı çekmiş. Ama hiçbir zaman oturup 1.5 milyon Ermeni’nin soykırıma uğratılması gibi bir durum söz konusu değil. Zaten kayıtlara göre o dönemde Anadolu’da 1.250 bin Ermeni yaşıyormuş. Peki nedir bu meselenin temelindeki motiv?
Tabii ki birçok farklı yönü mevcut olayın. Bir kere mesela uluslararası ilişkiler açısından bakıldığında Türkiye’ye karşı kullanılabilecek nefis bir koz, keza iyi örgütlenen Ermeniler’in (Ermeniler derken burada Ermeni Diasporası’nı kastettiğimi belirtmek isterim. Ülkemizde kolkola yaşadığımız Ermeni kardeşlerimizi kastetmiyorum ki zaten 2000’li yılların başında yapılan “Ermeni Diasporaları Olimpiyatları”nda Türkiye’de yaşayan Ermenileri temsil eden grup feci ıslıklanmış ve yuhalanmış. Yani diğer Ermeni Diasporaları tarafından dışlanıyorlar.) oyları da politikacılar için çok değerli. Ama benim kendi araştırmam dahilinde okuduklarım Ermeniler açısından neden bu konunun böyle ısrarla vurgulandığı konusuydu ki aslında “Ermeni Sorunu Niye Bitmez?” derken konunun bu kısmını vurgulamak istedim:
Ermeniler için “Ermeni Soykırımı” konusu, Ermeni kimliğini yaşatmak için en önemli unsur. Zaten 1965’te olayın birden harlanmasında da bu yatıyor. Ermeniler, göçmen bir millet ve dünyanın birçok ülkesinde yaşıyorlar. Kuzeydoğu sınırımızdaki Ermenistan, esasında Ermeniler’in merkezi değil, bilakis diaspora Ermeniler’inin desteklediği fakir bir ülke. Tabii yurtdışında yaşayan Ermeniler, yavaş yavaş asimile olmaya ve Ermeni kimliklerini yitirmeye başlıyorlar. İşte bu noktada, 1965 yılında sönmeye başlayan Ermeni kimliği alevinin üzerine benzin dökülmesi operasyonu yapılıyor. Bu da “Bakın Türkler sizin dedelerini soykırıma uğrattı, ne duruyorsunuz, Nuh’un torunları…” gibi özetleyebileceğim şekilde gerçekleşiyor. (Ermeniler, kendilerinin Hz. Nuh’un soyundan geldiklerini, onun torunları olduklarını iddia ederler. Bu nedenle Ağrı Dağı yani Ararat onlar için çok önemlidir.) Tabii Ermeni diasporası, lobicilik ve kitle iletişim araçlarını kullanma yetisi açısından, kendini derdini anlatma ve kendini tanıtabilme konusunda sıkıntıları olan ülkemize göre çok daha başarılı olduğundan ve zaten dış ülkelerde buna uygun zemin olduğundan, konu iyice celalleniyor ve alevleniyor. Ermeni kampanyası o kadar başarılı oluyor ki Ermeni asıllı olan ama bu kimliklerini unutmaya başlayan birçok kişi (mesela Charles Aznavour, Atom Egoyan gibi) tekrar “Ben Ermeniyim” şeklinde beyanatlar vermeye başlıyorlar. İşin daha da vahimi, bu kimliğin ve özellikle de Türk karşıtlığının tehciri yaşamışlar da değil, onlardan 80 sene sonra dünyaya gelmiş üçüncü nesil Ermeniler arasında daha da fanatikçe yaşanması. (Mesela Türkiye sınırlarında da sevilerek dinlenen “System of a Down” gibi Ermeni gençlerinden oluşan grupların şarkılarında bile buna rastlayabiliyoruz.) Yani kısaca anlayacağınız, Ermeniler açısından bu, bir kimlik sorunu ve bu iddialardan vazgeçmek, Ermeni kimliğinin dağılması anlamına geliyor ki bunun pek de mümkün olmayacağını tahmin edebiliriz.
Peki Türkiye’nin tavrı bu konuda ne olmalı? Esasında kafamıza koyduğumuzda ortalığı nasıl tarumar edebildiğimizi 80’lerde göstermişiz ülke olarak. Ama bu ülkenin genel problemi, başlanılan bir etkinliğin devamının getirilemesi. Hani derler ya “Türk gibi başla, ama Alman gibi bitir” diye. Biz davullu zurnalı temel atma törenleri düzenleyip, gövde gösterisi yapıp sonra da o binayı yarıda bırakmayı çok yapmış bir ülkeyiz ki “Ermeni Sorunu”nun böyle büyümesinde bunun katkısı büyük. Zaten daha önce dediğim gibi ülkenin bir “kendi derdini anlatamama, kendini tanıtamama” gibi problemi mevcut ki uluslararası arenada bunun örneklerini sık sık yaşıyoruz. En büyük eksiğimiz bir iletişim stratejisi eksikliğimiz. Bu konu üzerine çalışan birçok kişi ve kuruluş var, ama düzenli ve sistemli bir plan program yok. Ermeniler’in en büyük başarısı, bu örgütlenmeyi düzenli yapabilmelerinde. Mesela her ne kadar kötü ve sıkıcı bir film olduğu için, deyim yerindeyse “ellerinde patlasa” da, “Ararat” için 50 milyon doları toplayabiliyorlar bir anda. Biz ise yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmiyoruz. Bu nedenle de sıkıntılar yaşıyoruz ve bu özelliğimiz değişmedikçe de yaşamaya devam edeceğiz sanırım.
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Öğrenmek ve bilmek korkuyu ortadan kaldırıyormuş, bu tez çalışması bunu öğretti bana. Şu anda “Ermeni Sorunu” haberleri çıktığında, eskisi gibi bilinmezliklerle dolu bir korkuyla bakmıyorum artık. Neyin ne olduğunu bildiğinizde de zaten korkuyla birlikte panik duygusu da sizden gidiyor. Ama bu umursamazlık yaratmıyor, bilakis nerede eksiklik olduğunu görüp, neyi doğru yapmanız gerektiği konusunda fikirler geliştirmenizi sağlıyor ki bunu başarabiliyorsanız eğer, sorunun çözümünde gereken adımları atmaya başlamışsınız demektir.
|