Görüntülenme : 2225  |
Sayfa 1 of 2
Bu sayının konusu “Müzik” olarak ilan edildiğinde, elimde olmadan güldüm ve “Benim müzik hakkında yazacak birşeyim varsa, güneş batıdan doğabilir her an” dedim, anlaşılan büyük konuşmuşum. Zihnimi yoklayınca gördüm ki, aslında benim de bu konuda söyleyeceklerim var. Tek sorun, bunun benim açımdan müzik denen harika hobi ile değil, bir çeşit fobi ile bağlantılı olması. Ama sizler okur olarak“Bizim için sorun teşkil etmez, madem yazdın okuyalım bari” diyorsanız bilemem tabii... İtiraf ediyorum: Ailemdeki tüm müzisyenlere, güzel sesli insanlara, müzikten anlayanlara rağmen ben, atalarımdan bu yeteneği eser miktarda bile almamış görünmekteyim. En azından 2 ay öncesine kadar haklı nedenlerim de vardı böyle düşünmek için. Duyduğum sesler arasındaki farkı anlamaz, çıkarttığım sesler arasındaki farkı duymazdım. Klasik olacak ama, bana göre kapı gıcırtısı ile keman sesi arasında pek bir ayrım yoktu. Ayrıca mimliydim. İlkokul birinci sınıfta, gönderildiği mandolin kursundan camdan atlayarak kaçan tek öğrenci bendim! Zavallı hoca solağım diye tellerin yerini değiştirmekten, beni gruptan ayrı ve özel ilgiyle çalıştırmaya kadar pek çok yöntem denemiş ama sonunda umutsuz vaka olduğumu o da kabullenmiş gibiydi. Babamın hevesle bana aldığı melodika ve bir gün bana vermeyi hayal ettiği trompeti de, elime bir veya hadi olsun iki kere ya değdi ya değmedi. Ne istek, ne de yetenek göstermiş olmalıyım ki babam da umudu kesti bu konuda. Orta okulda, koskoca okul tarihinde zorunlu olmasına rağmen, müzik dersinden muaf tutulan tek öğrenci bendim. Tabii babamın müzik hocasına, seneye resim bölümünü seçeceğim konusunda teminat vermesi şartıyla... Aklı erdikten sonra da oğluma hiç ninni filan söylemedim, ağzımdan çıkan sesin neye benzediği ve bunun çocuğun ruhsal sağlığı üzerinde ne gibi bir olumsuz etki yaratabileceği bana göre tam bir muammaydı çünkü. Dost meclislerinde bir iki şarkı mırıldanmışlığım vardır evet, ancak en sarhoş halimde bile, ortamda alkol almayan ve dolayısı ile ayık kafa ile sesimi duyacak bir kişi bile varsa yapmam bunu. Şarkı sözlerini iyi kötü bilirim, makamlarını, notalarını hayır. Müzik geçmişim kötü anılarla, bilgisizlik ve ilgisizlikle doludur sözün kısası. Yıl 2005... Işık Köprüsü eğitimi almış, çiçeği burnunda öğrencilerden biriydim. Bir yıldan beri hortlamış boğaz çakrası merkezli sorunlarım olan ses kısıklığı, burun ve kulak tıkanıklğı, boğaz ağrıları ve öksürük ile başım beladaydı. İkinci ışık köprüsünden bir gün önce ise bu sorunların en dişlisi, hiç gereği yokken başıma musallat oldu: Vücudumun taş üretimine geçerek tükürük bezi kanalımı tıkamasıyla, kıvranmaya başladım. Başıma gelinceye kadar, bu sorun sadece böbreklerde yaşanır sanırdım, ne gaflet! Aranızda yaşamış olan var mı bilmiyorum ama, tek kelimeyle bu kabus gibi birşeydir. Kanal tıkandığı için tükürük kanaldan çıkamaz, “Tü tü tü maşallah!” demenin hakkını veremez, daha da önemlisi yemek yiyemezsiniz. Yeseniz bile ağzınızda çeviremezsiniz lokmaları, çünkü onları ilk sindirecek sistem, yani tükürük salgısı devre dışıdır. Aslında tükürük salgılanmaya devam etmekte, ancak yolu tıkandığı için dışarı çıkamamaktadır. Sonuç: Boğazınızda kanalın başlangıç noktasından itibaren önce fındık, sonra kayısı büyüklüğünde bir şiş oluşacak şekilde tükürüğün depolanmasıdır. Kas gevşeticiler, gargara, doktorunuzun kanal köküne yaptığı müdahaleler vs, maalesef ki sorununuzu akşamdan sabaha gibi kısa bir sürede çözümlemez. Tükürük kanalının taş üretebileceği tıbbi gerçeği ile ilk defa 1995 yılında, sakız çiğnerken birden gözlerimde şimşek çaktıran bir acının ardından, şaşkın bakışlarım arasında çenemin altının yumurta büyüklüğünde şişmesi ile tanışmıştım. Derhal doktora gidiş ve 8 gün süren ızdıraplı süreçten sonra, bu komik rahatsızlık ile 9 yıl süresince bir daha hiç yolumuz kesişmedi. Ama son iki yıl içinde 3 kere aynı problemi yaşayınca, işin rengi değişti. 9 yıl unutmak için ideal bir süre, ama 6 ayda bir bu acıyı yaşamaya başlayınca, unutmaya fırsatınız olmuyor. Bir yandan, size kulağa hoş gelmeyen operasyonlar öneren doktorunuzla köşe kapmaca oynarken, bir yandan da sonraki krizden önce bu iş nasıl çözülür diye inlemeye başlıyorsunuz.
Ellerim şişmiş boğazımda, doktorun “Haftabaşı testlerini yaptır sonra da küçük bir operasyonla bu işi halledelim” sözleri kulağımda ve canım burnumda bir halde, ertesi gün ışık köprüsü uygulamasına girdim. Uygulama sırasında görülen vizyonlar ve yaşananlar neticesi; boğazımın ağrısı, uygulamayı yapanların telef olması uğruna da olsa hafiflemiş, ertesi sabah uyandığımda ise daha ilaçlara başlamamışken, tamamen beni terketmişti. Pek sevinmiştim, ne kadar kolay olmuştu herşey! Oysa çözümün ve çözülmenin bu kadar çabuk ve basit olmasından kuşkulanmalıydım, ne gaf! Konuya yabancı olanlar için kısa bir açıklama yapmak gerekirse, Işık Köprüsü özünde bir mental çalışmadır ve çalışmayı takiben, öyle ya da böyle bir çözülme ve dönüşüm yaratır. Bu dönüşüm, sanki içimizdeki mekanizmanın görünmez bir dişlisini onarır ve yine görünmez bir çarkı harekete geçirir. Bunun sonucu duygusal, zihinsel, ruhsal veya fiziksel olarak birşeyler şifalanır. Henüz şifanın gerçekleşme aşamasındaki mekanizmayı çözemediğim için, Işık Köprüsünün içeriği konusunda bilgilendirmeyi uzmanlarına bırakarak, deneyimimin uçuk içeriğini de kendi içimde saklı tutarak, sonuçlarını anlatmakla yetineceğim sadece. İşte ben, fiziksel derdime deva olan şifanın bu çalışmanın sonucu olduğunu düşünmek gafletinde bulunmuştum. Oysa henüz şifanın giriş kısmındaymışım, gelişme ve sonuç kısımlarına da daha çok varmış meğer... Bu bölgedeki blokaj, Işık Köprüsündeki müdahale ile harekete geçen bir fay hattı gibi, önce küçük bir öncü gönderdi, ardından da büyük sarsıntılarla, uzun zamandır içinde biriktirdiği enerjiye çıkış noktaları yaratarak kendini rahatlatmaya çalışıyor. Hatta korkarım artçılar da yolda. Boğaz çakramdaki öncü enerji boşalımını takip eden sarsıntı ise, Reiki hocamın evinde oturup sohbet ederken vurdu beni. Oysa gün çok güzel başlamıştı, ne vardı sanki o Wagner’in Tannhauser operasından Rahipler Korosunu çalmaya başlayacak? Evet! Hala tüylerim diken diken oluyor, o gün evde bulunan ve dostum sandığım insanlar tarafından işkenceye tabi tutuldum! Tamam belki biraz abarttım, bir müzik parçasını zorla dinletmek işkence kapsamına girmiyor olabilir ama, bir anda nefes almakta zorluk çektiğımi, kulaklarımın zonkladığını, sırtımdan aşağı soğuk terler dökmeye başladığımı, bedenimin kasıldığını söylememde en ufak bir abartı yok. O gün hepsinin keyifle dinlediği bu müziğin, benim için işkence anlamına geldiğini fark etmeleri uzun sürmedi. Şaşkın halde bana bakarlarken, ben onlardan daha şaşkındım aslında... CD’deki sonraki ve önceki parçalar öyle bir etki yapmamışken, neden bu müziğe böylesi güçlü bir tepki verdiğimi düşünmeye bile zaman harcamadan apar topar kendimi dışarı attım. Takip eden günlerde de hepsinin eğlence konusu oldum haliyle. Çok damarlarına bastığımda beni kilise korusu dinletmekle tehdit etmeye kadar vardırdılar işi, o kadarını söyleyeyim. Aradan bir zaman daha geçti. Bir gün e-postalarım içinde ilgimi çeken bir mesaj gördüm. Kamu yararına bir şeyler yapmayı isteyen, ama kalabalıklara girmeyi sevmeyen ben için, mesajda bahsedilen gönüllü proje çok uygun bir hizmet edebilme imkanı gibi duruyordu. Başlığından huylanmalıydım aslında: “Sesinizle ışık olmak ister misiniz?” sorusuyla başlayıp, görme engelliler için cd’ye kitap okuyan sesli kitap gönüllüleri grubunu ve projelerini tanıtan bir mesajdı bu. Can sıkıcı yanı, kayıt sonrasında kendi sesimi dinlemeye da mahkum olmaktı. Çünkü hatalı kısımları düzeltmek, nefes seslerini temizlemek ve kaydın düzgünlüğünü kontrol etmek gerekiyordu. Projeye katılmak bende bir işe yarıyor olmak duygusu yaratmıştı ama kendi sesimden ve ortaya çıkan üründen yana kaygılarım vardı. Emeğime acımaktan çok, iyilik edeyim derken, sesimle işkenceye tabi tutma ihtimalini düşündükçe, görme engelli dostlara acıyordum.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |