Görüntülenme : 4056  |
Sayfa 1 of 3
Seyahat edeceksem ya bir ülkede enaz birkaç yere gitmeliyim ya da peşpeşe dört beş ülke ziyaret etmeliyim diye düşünen bir uslanmaz gezginim!.. Çünkü bir yere gidip dönmek beni kesmiyor… İşte bu yazımdada 2000 yılının Temmuz ayında, ilk durağım olan Fransa’dan başlayıp 1,5 ay süren İngiltere, İskoçya, Belçika, Hollanda seyahatimin; İskoçya’da Highlands denilen bölgeyi kapsayan 8 günlük sürece denk gelen dönemini paylaşmaya çalışacağım. Paris’ten Eurolines’ın otobüsüyle Calais ile Dower arasında bulunan Manş Denizi’ni feribotla geçerek Londra’ya vardım. Oradan Edinburg’a tren biletimi aldıktan sonra arkadaşım Betty’yi arayıp tahmini varış vaktimi bildirdim. Böyle üstüste durmaksızın otobüsten gemiye, tekrar otobüse, oradan trene geçerek seyahat yorucu gibi gelebilir… Benim ise ulaşımda; ilk tercihim deniz, ikinci tren, üçüncü araba ve en son uçak yolculuğu olduğundan yorulmak bir yana, aldığım keyfi tarif edemem… Acelesi olana uçakla seyahat etmek elbetteki büyük zaman tasarrufu ancak birdenbire coğrafya değiştirmek ve bazen çok sert iklim değişikliklerine maruz kalmak metabolizma üzerinde sarsıcı etkiler yapabiliyor. Ayrıca denizden ve karadan geze göre, sindire sindire gitmenin keyfi bir başka. Charter uçuşlar ve gün günden çoğalan özel havayolları arasındaki rekabet bugün sundukları çok cazip fiyatlarla; günümüz kıt zamanlı insanının haliyle tercih sebebi oluyor ama gerçek gezginlik ruhuyla bence pek bağdaşmıyor. Londra’dan sabah dolu hareket eden tren Newcastle üzerinden ve kıyı şeridini takip ederek öğleden sonra Edinburg’a vardı. 1996 senesinde, Noel Baba Aziz Nikola’nın doğum yeri Patara’da eşi ve kız kardeşiyle geldiği tatilde tanıdığım arkadaşım Betty beni gardan karşıladı. Avrupa kıtasından Kuzey Denizi’yle ayrılan , 79.000 km2 yüzölçümü ve 5 milyon nufusu ile Büyük Britanya adasının kuzey kısmında yeralan İskoçya Güney, Merkez ve ‘Highlands and Islands’ diye anılan Yüksektopraklar ve Adalar şeklinde üç bölgeden oluşuyor. Başkent Edinburg ve diğer önemli kent Glasgow’un bulunduğu kısım, Güney İskoçya’da. Başkentten ayrılıp, arkadaşımın ve ailesinin oturdukları ülkenin orta kısımlarında bulunan ‘Merkez İskoçya’ diye anılan bölgedeki ‘Saline Fife, Stirling’e doğru yola koyulduk. Stirling XIII. ve XIV. yy.da İskoç bağımsızlık savaşının en önemli mekânı. Çünkü, Bannockburn savaşında (23-24 Haziran 1314) Edward Bruce büyük zaferi İskoçlara burada yaşatmış. Aynı zamanda dünyaca ünlü bağımsızlık savaşçısı Sir.William Wallace’ın anıtıda orada. İskoçya’nın kuzeyine doğru yol alırken Fourth Haliçi üzerinden geçiliyor. South ve North Queensferry adıyla karşılıklı iki köprüden biri; 1890 yılında ve 2,5 km uzunluğunda dönemin mühendislik harikası olarak kabul edilebilecek bir demiryolu köprüsü ile bağlanmış. Bu köprünün inşaası için kullanılan çelikle bugün yine 2,5 km. uzunluğunda 10 köprü yapılırmış. Daha sonra yapılan ‘Road Bridge’ isimli yeni asma köprü ise sanki eskisine meydan okuyor… Hava kararırken vardığımız Betty’lerin oturduğu yer Stirling yakınlarında küçük bir yerleşim merkeziydi. Tıpkı İngiltere’deki gibi bitişik nizam, tek katlı arkası bahçeli tuğla cepheli evlerden biri bizim İskoç ‘Thompson’ ailesinindi. Sonderece düzenli ve tafsilatlı mektup yazma alışkanlığı olan Betty’nin iki tane yetişkin oğlu olduğundan o güne kadar bahsetmemiş olması bana büyük sürpriz oldu!.. İskoçya’daki ilk gecemde arkadaşım bana jest olsun diye milli yemekleri ‘Haggis’i hazırlamıştı. Sonradan öğrendiğim üzere; işkembe zarının içine: Bulgur, üzüm, fıstık, ince doğranmış sakatatlar ve bol baharat karışımının iç yağ ilave edilerek doldurulması ile yapılan bu yemek her ne kadar bizim ‘bumbar dolması’na benzesede arada muazzam bir ebat farkı var bir kere!.. Biri ne kadar ince ve uzunsa diğeri, yani ‘Haggis’ o kadar kısa ve kalın!..
Özellikle yemek konusunda çok kuvvetli bir gözüm vardır. O yüzden açık büfe ikramlarda hiç yanlış yemek almam, ziyanda etmem. Tabağıma alıpta bıraktığım ve atılmasına neden olduğum yemek pek olmamıştır bugüne kadar. Başka türlüsü hem ayıp hem de günah bence... Neyse, şalgam ve patatesle servis edilen ‘Haggis’in görüntüsü beni hiç mi hiç sarmadı!.. İlk lokmadan maalesef haklıda çıktım… Ağzıma attığım her lokma öyle büyüdü öyle büyüdü ki nezaket icabı belli etmemeye çalışsam da yutmakta müthiş derecede zorlandım. ‘Hatır için çiğ tavuk bile yenir’ sözünden hareketle ben o yemeği bitirdim ama içimden “Bu ilk ve sondu” dedim. İskoçlar bu ağır milli yemeklerini afiyetle yesinler. Ben sıramı savdım!.. Benzeri bir durumu geçenlerde Porto’da yaşadım. Oranın milli yemeğide ‘Domuz işkembeli ve domuz sucuklu kuru fasulye!..’ Bir çatal olsun dahi almayı tüm ısrarlara rağmen kabul etmedim. Sebze meyve olsa âmenna, deniyim… Ama kırmızı et ve bir zamanlar bolca yediğim sakatatla, özellikle de domuz etiyle aram hiç yok!.. İskoçya’daki ilk gecemde, Temmuz ayında olmamıza rağmen geceleri ekstra soğuk olduğundan; salondaki yanan şöminenin karşısındaki kanapede uyudum. Bu ülkenin meşhur ayazıyla da tanışmış oldum. Ertesi sabah yapmış olduğum uzun yolculuk sonrası bir banyo iyi geleceğinden ben yıkanmaya Betty ise birlikte çıkacağımız seyahatin hazırlıklarını yapmaya koyulduk. Öğlene kalmadan eşi Graham’e oğulları Rush ve Graham Junior’a veda edip çıktığımız yolculukta önce Kinross’ta yaşayan annesi Mrs.Galbareth’e sabah kahvesine uğradık. Daha sonra evimde misafir etme mutluluğunu yaşayacağım bu yaşlı hanıma bayıldım. Sonra kızkardeşi Shina’ya uğrayıp -lâzım olurda giyerim zannıyla- bana bir sandalet ödünç aldık. Hazır bu kadar aile ziyareti yapmışken bende; tanıştıktan iki sene sonra kanserden vefat eden kızkardeşi “Mary’yi ziyaret etmek istediğimi” söyledim. Birlikte fazla uzakta olmayan bir kabristana gittiğimizde yürüdük yürüdük duvar dibindeki etrafı hiçbirşeyle çevrili falan olmayan bir mezar taşının başında durduk. “İşte burası” dedi. Üstüne bastım zannıyla ürküp geri çekilince, “Biz dikey olarak gömeriz, çekilme!” dedi. Bunu hayatımda ilk defa duyuyordum ve bana çok ilginç geldi. İkimizde kendimizce Mary için dua ettik ve bu defa gerçekten yola koyulduk… Britanya adasının adı, M.S.I. yüzyılda Romalıların fethinden sonra duyulmaya başlamış. Bugün İskoçya denilen kuzey kesim ‘Pitc’ bölgesiymiş. III.yy.dan sonra Roma ve dolayısıyla Hristiyan etkisi artmış. İskoçlar İngilizlerle devamlı çatışmış ve İngilizler 1292’de İskoçya’ya hakim olmuşlar. 23 Haziran 1314 tarihinde Robert Bruce, Bannockburn savaşını kazanmış ve İskoçlar bağımsızlığını almış. 1707 de tekrar İngiltere’nin o dönem başındaki kral Oliver Cromwell’in İskoçya’ya yaptığı akın sonucu bağımsızlıklarını kaybetmişler. Dünyanın dört bir yanına sömürgeci zihniyetiyle el atmış ve akıl almaz gaddarlıklar sergilemiş İngilizler’den doğal olarak hemen yanı başlarındaki İskoçlar nasiplerini fazlasıyla almışlar. Dipdipe konumda olmalarına rağmen 750 yıl ayrıda yaşamışlar. 1603 yılında gerçekleşen Birleşik Krallık’ın -United Kingdom- ambleminde ‘Aslan’ İngiltere’yi, ‘Boynuzlu at’ -Unicorn- ise İskoçya’yı temsil ediyor.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >> |