James
Oschman elle şifa verme teknikleri konusuna bilimsel açıdan yaklaşan
otoriteler içinde önde gelenlerinden biridir. Bilim adamı olarak sahip
olduğu etkileyici geçmişinin yanısıra, bütünsel şifa konusuna yaklaşımı ile
de özel bir yere sahip olan Oschman, şifacılık ile akademik/medikal bilimler
arasında bir köprü kurmaktadır. Enerji Tıbbı ve Enerji Tıbbının Terapide ve
İnsan Gelişimindeki Yeri isimli kitaplarında, elle şifa tekniklerinin
bilimsel açıdan incelemesini yapmaktadır. Oschman'ın çalışmaları, doktorlar
ve bilim adamları için Reiki'yi anlaşılır ve kabul edilebilir hale
getirmektedir. Bu da, Reiki'nin hastaneler ve klinikler gibi bilimsel
oluşumlarda yer bulabilmesi için çok değerli bir yardımcıdır. Oschman'ın
etkileyici fikir ve görüşleri, Reiki'nin etkileri üzerine yepyeni
perspektifler sunmakta ve bizler için de geliştirdiğimiz becerileri anlamayı
ve yönlendirmeyi kolaylaştırmaktadır. Aşağıdaki ropörtaj Reiki News Magazine
tarafından Oschman'a yöneltilen sorular ve alınan cevapları içermektedir.
Soru: Bize bir bilim adamı olarak geçmişinizden biraz söz edermisiniz? Hangi
bilimlerle ilgilendiniz ve sizi enerji tıbbına yönelten ne oldu?
Cevap: Bir akademisyen
olarak, hücre biyolojisi, biyofizik ve fizyoloji alanlarında çalıştım ve
Birleşik Devletler içinde ve dışındaki birçok üniversite ve laboratuarda bu
konularda araştırma çalışmaları yürüttüm ve ders verdim. Uzmanlık dalım
elektron mikroskobisidir. Yani birçok hücre ve dokunun mikroskobik yapısını
ve görevini incelerim. Bu yirmi yıl öncesinin en ilgi çeken konularından
biriydi ve ben mikroskop başında yürüttüğüm yoğun çalışmalar sonunda ciddi
bir sırt problemine sahip oldum. Bu sorunu tedavi etmeye çalışırken de
hayatım değişti. Praktisyonerim Peter Melchior, sırt ağrım konusunda bana
yardımcı olmanın yanısıra, insan enerjisi konusunda, akademik yaşamımda hiç
karşıma çıkmamış olan yepyeni bir araştırma alanının kapısını açtı. Onun
sözünü ettiği birçok büyüleyici keşfin neden akademik çevrelerin dikkatinden
tamamen uzakta kaldığını düşünmeye başladım. Sanki bir nedenden dolayı
hiçkimse enerji konusundan bahsetmek istemiyordu. Bu konuya duyduğum ilgi
beni enerji tıbbı konusunda çalışmaya yönlendirdi. Enerji konusunda pek çok
şey biliyor gibi görünen birçok terapist ile tanıştım ve onların aktardığı
gözlemlerin bilimsel yollardan nasıl açıklanabileceğini merak etmeye
başladım.
Soru: Hem akademik bilimlerle hem de Reiki ve tamamlayıcı tıp yöntemleri ile
ilgilenen biri olarak, bu farklı disiplinlerin birbiriyle bütünleştiği
yerleri saptayabildinizmi?
Cevap: Araştırma tıbbı ve
tamamlayıcı tıp tekniklerinin kesişim noktalarının saptanması son derece
heyecan verici ve titizlik isteyen bir çalışma konusu. Benim odaklandığım
ilk konu, şifa uygulayıcısı yetiştirmek için hangi bilimlerden
yararlanılabileceği değil, hangi bilim dallarının bu farklı bilgiden
yararlanabileceği olmuştu. Daha sonra, bilimin de şifa uygulamacılarının
yaptıkları çalışmanın etkilerini daha iyi anlamak ve hücre ve molekül
düzleminde çalışabilmek açısından çok yararlı olabileceğini de anladım.
Bilginiz arttıkça, Reiki ve diğer metodların fizik kurallarını hiçbir
şekilde ihlal etmediklerini daha iyi görüyorsunuz. Bilim adamları olarak
enerji tıbbı konusunda çalışmaya başlayınca öğrenmemiz gereken birçok
yenilikle karşılaşırken, bir yandan da bu fenomenleri bilimsel olarak
açıklamak için test edilebilir hipotezler üretmeye ve mantıklı açıklamalar
geliştirmeye de başlıyoruz. Üretilen hipotezlerin test edilmesi, benim
açımdan araştırmacı tıbbın en heyecan verici aşamalarından biridir. Magnetik
ve biomagnetik konularında da çalışmalar yaptığımı söylemek isterim. Bunun
nedeni, bu iki alanın iyi bilinen ve ölçümleme konusunda en rahat çalışılan
konular olmasıdır. Ancak bu diğer enerji tıbbı çalışmalarını araştırmaların
dışında bıraktığımız anlamına gelmiyor. Bedenimiz elektromagnetik bir yapıda
olmanın yanısıra, ışık, ısı ve ses de üretiyor ve en önemlisi bir çekim
alanına sahip
Soru: Bize enerji tıbbının bir tanımını yapabilirmisiniz?
Cevap:
Bir açıdan baktığınızda aslında tıbbın her türü enerjiye dayalıdır. Bu ilk
anda iddaalı bir açıklama gibi görünse de aslında meselenin özünü ifade
etmektedir. Yaşayan bir mekanizmaya yapılan her tür müdahale enerjinin bir
formdan diğerine çevrimine dayalıdır. Tıbbın her türünün kendine has ilgi ve
ihtisas alanları vardır ve bu alanların sınırlarını zorlayıp enerji tıbbı
alanına girmek cesaret isteyen bir iştir. Çünki enerji tıbbı, karşımıza
çıkabilecek en karmaşık disiplinler-arası bileşkedir ve başta yola
çıktığınız düşüncelerden çok uzağa düşen cevaplarla karşı karşıya kalabilme
ihtimalinizin en yüksek olduğu araştırma alanıdır. Reiki uygulayıcıları için
fizik ve biyoloji öğrenmenin çok fazla yararı olduğunu düşünüyorum. Çünki bu
üzerinde çalıştıkları mekanizmaları daha iyi tanımalarını sağlar.
Niyetlerinizi daha net tanımlamanıza ve tıp profesyonellerine yaptığınız işi
bilimsel bir perspektife oturtarak daha iyi açıklamanıza yardım eder.
Enerji tıbbı, bedenin elektrik,magnetik ve elektromagnetik enerjileri nasıl
ürettiği ve bu enerjilere dışarıdan maruz kaldığında nasıl tepki verdiği ile
ilgilenir. Işık, ısı, ses, basınç, kimyasal enerji, elastik enerji ve çekim
alanları enerji tıbbının konusu içine girer. Bizler, bedenin farklı
enerjileri nasıl ürettiğini ve bu enerjiler bedene dışarıdan nasıl
uygulandığında sağlık üzerinde faydalı etkiler oluşturduğunu anlamaya
çalışırız. Enerjinin kökeninde gerçekte neyin yattığının bilim tarafından
açıklanamadığını bilmek Reiki uygulamacıları ve diğer şifa türleri ile
uğraşanlar için çok önemlidir. Yani başka bir deyişle kendinizi tanımlar
arasında kaybolmuş ve açıklanamaz birşeyle uğraşıyor gibi hissediyorsanız,
aslında yanlız değilsiniz. Bilimin en ünlü beyinleri, Albert Einstein dahil
olmak üzere, enerjinin gerçekte ne olduğunu ve farklı enerji formları
arasındaki enerjiyi açıklamaya çalışmışlardır. Ancak temel cevap hala
verilmiş değildir. Elektronların bir elektrik yüküne sahip olduklarını
söyleriz. Ancak bu yükün tam olarak nasıl oluştuğu, ve bu yükün temelinde ne
olduğu konusu, bilim için hala bir muammadır. Fizikçiler ve bilim adamları
enerji tıbbı deyimine olumsuz tepki verirlerken, birçok medikal tıp
yönteminin farklı enerji türlerini tanım ve tedavi amaçlı olarak kullandığı
gerçeğini göz ardı etmektedirler. X-ışınları, MRI gibi enerjiler,
hastalıkları tanımlama amacıyla kullanılmaktadırlar. Elektrokardiyogram,
elektroensefalogram, elektroretinogram ve elektromiyogramlar da
hastalıkların tanımı için yoğun olarak kullanılan enerji türleridir. Tanım
amaçlı kullanılan bu araçlara son zamanlarda, biyomagnetik temelli
magnetokardiyogramlar da eklenmektedir. Son yüzyıl içinde elektrokardiyogram
araçlarından faydalanmamış olan bir tıp adamı yok gibidir. Modern
araştırmacılar, magnetik biyopsi, elektrik biyopsi, optik biyopsi gibi
birçok yeni araç üretmektedirler. Transkütanöz sinir stimülatörleri,
kardiyak hızlandırıcılar ve defibrilatörler, lazerler, ve vuruşlu (pulsing)
magnetik alan terapileri, geleneksel tıbbın son dönemde çokça yararlandığı
enerji araçlarıdır. Bu ilk anda bir çelişki gibi görünse de, hastaneler,
klinikler ve tıbbi araştırma merkezleri, enerji tıbbı ile aynı temele
dayanan birçok aracı yoğun olarak kullanmaktadırlar. Reiki ve elle şifa
vermeye dayalı diğer enerji tıbbı türleri de, tedavi için şifacının elinden
akan ve bilimsel olarak ölçümlenebilen, enerji alanlarını kullanmaktadırlar.
Soru: İnsanda bir enerji alanının varolduğu ispatlanabilir mi? Bize bilimsel
açıdan kabullenilebilir çalışmalardan bazı örnekler verebilirmisiniz? Böyle
bir enerjiyi tespit etmek için nasıl cihazlar kullaılmaktadır?
Cevap: Son 20-30 yıl
içerisinde bilim adamları insanın etrafında herhangi bir enerji alanı
bulunmadığı tarzındaki bir inanıştan, kesinlikle böyle bir alanın varolduğu
ve bunun tıbben önem taşıdığı yönündeki bir inanca doğru eğilim gösterdiler.
Artık doktorlar biyoenerjik alan ölçümlemelerine dayalı yöntemlerle belli
tedaviler konusunda kararlar bile alıyorlar. Ölçümlenebilien ilk insan
enerjisi kalbin etrafında saptanan enerji alanıdır. Yüzyıl kadar önce bu
konuda yapılan araştırmalar elektrokadiyogramın bulunuşu ile sonuçlanmış ve
bu buluşu yapan Einthoven'a çalışmaları nedeniyle 1924 yılında bir Nobel
ödülü verilmiştir. 25 yıl kadar sonra Berger beynin etrafındaki enerji
alanını ölçmeyi başarmış ve elektroensefalografiyi bulmuştur. Einthoven,
Berger gibi bilim adamlarının çalışmaları kalp, beyin gibi organların
biyolelektrik alanlar yarattıklarını ve bu alanın ürettiği enerjinin vücuda
bağlanan elektrotlar ile ölçülebildiğini kanıtlamıştır. Fiziğin temel
kurallarından biri olan Amper kanununa göre, akım teller ya da yaşayan
organizmalar gibi elektrik kondüktörleri arasında aktığı zaman, bu sistem
etrafında bir magnetik alan yaratır. Yaşayan organizmalar doğal elektrik
kondüktörleri
oldukları için, fiziğin kuralları kalp, kaslar, beyin gibi organların
oluşturdukları sistemler için de geçerlidir. Bu organların etraflarında
oluşan alanlara biyomagnetik alanlar denir. Kalbin biyomagnetik alanı ilk
kez 1963 yılında Syracuse'da etrafına ikişer milyon kez tel sarılmış olan
çubuklarla ölçülmüştür. (bakınız figür 1A). Bu araştırma ile neredeyse eş
zamanlı olarak Brian Josephson Cambridge'de kendisine sonradan Nobel ödülü
kazandıran bir buluş gerçekleştirilmiştir. Josephsonun biyomagnetizm
konusundaki çalışmaları SQUID (Superconducting Quantum Interference Device
bkz. Figur
1B)
ismi verilen bir magnetometrenin keşfine zemin hazırlamıştır. Bu
magnetometreler şimdi tıp laboratuvarları tarafından insanın enerji alanının
ölçümlenmesine yönelik çalışmalarda kullanılmaktadırlar. Biyomagnetik
ölçümlerin, elektrodların cilt yüzeyine bağlanması ile yapılan elektro
çekimlere göre, çok daha başarılı olduğunu ve daha fazla veri sağladığını
unutmamak gerekir. Bunun temel nedeni, bedende bulunan farklı dokuların,
değişik elektrik direnç seviyelerine sahip olmalarıdır. Kalp, beyin gibi
dokular tarafından üretilen biyomagnetik alanlar, düşük bir elektrik dirence
sahiptirler ve bu nedenle beden yüzeyine bağlanan elektrotlarla yapılan
ölçümler yetersiz ve yanıltıcı sonuçlar verebilir. Buna karşın, farklı
dokuların magnetik geçirgenliği havasız ortamda birbiriyle aynıdır. Esasen
tüm dokular magnetik alanlara tamamen açıktırlar. Dolayısıyla, biyomagnetik
ölçümler bedenin içinde olanlar konusunda bize biyoelektrik ölçümlerden çok
daha fazla bilgi sağlarlar. Bedenin magnetik bir duyarlılığı olduğu ve
dokuların Josephson efekti denilen tepkiyi gösterebildikleri, Milano'da
bilimadamları tarafından yapılan deneylerde ortaya çıkmıştır.

Soru: Birçok terapi türünde artık şifa enerjisinden bahsediliyor. Bu deyim
hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cevap: Akademik çevrelerde bu
deyim uzun bir süredir kullanılıyor ancak bu kavrama yönelik tavırlar
medikal araştırmaların sonuçlarına bağlı olarak değişiyor. C. Andrew L.
Bassett
ve Columbia Universitesindeki çalışma arkadaşlarının yaptıkları yeni
araştırmalar, şifa enerjisi konusundaki görüşleri olumlu yönde etkiledi. Bu
araştırmalar, pulsing electromagnetic field therapy (PEMF) teknolojisinin
kemik terapilerinde kullanılabilirliği üzerinde yoğunlaşıyor. Araştırma
sonuçları, bazı magnetik alanların tedavi kabul etmeyen bazı kemik
dokularında iyileşme sürecini başlatabildiğini ortaya koyuyor. Bassett ve
arkadaşları PEMF'in başka kas ve iskelet problemleriyle ilgili problemlerde
de yararlı olduğunu gösterdiler. Bu problemler arasında osteoarthritis,
osteonecrosis, osteochondritis dessecans, osteogenesis, imperfecta, ve
osteoporosis sayılabilir. FDA tarafından kabul gören ilk magnetik alan
terapisi 1979 yılında gerçekleşti. Farklı frekanslarda gönderilen magnetik
enerjinin şifa yeteneği olduğu çeşitli çalışmalarla ortaya konuldu. Figure
2A tel sarılı bobinlerin kullanıldığı kemik tedavi cihazını gösteriyor.
Dokuları uyarmak için kullanılan tedavi frekansları daima extremely low
frequency (ELF) aralığında yer alıyor. Saniyede iki dönüşlük frekans (Hz)
sinirlerin uyarılması için yeterli,
yedi dönüş kemik büyümesini
hızlandırıyor, daha yüksek frekanslar cilt hastalıklarında kullanılıyor.
Induksiyon fenomeni ilk olarak 1831 yılında Faraday tarafından ele alınmış.
Faraday yaptığı deneylerle bir kondüktorün yanına yaklaştırılan bir
mıknatısın ölçülebilir bir akım oluşturduğunu ispat etmiş. Faradayın
induksiyon kanunları elektromagnetizmin temelini ifade etmektedir. Bu
çalışmalar magnetobiyoloji adı verilen ve yaşayahn sistemlerin magnetik
alanlarını inceleyen modern bilimin yapıtaşlarını oluşturuyor. Reiki,
acupressure, aura balancing, Bowen, cranialsacral, Structural Integration
(Rolfing), healing touch, Polarity Therapy,
masaj ve Zero Balancing gibi elle dokunarak veya dokunmadan uygulanan şifa
tekniklerinin, ellerden yayılan ELF sinyalleri temeline dayandığını
rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu gerçek Dr. John
Zimmerman tarafından yapılan
araştırmalarla ortaya konulmuştur. Bu çalışmaların sonuçları Figür 2B'de
gösterilmektedir.
Zimmerman
şifa uygulayanların ellerinin etrafında bir magnetik alan oluştuğunu ancak
bu şifa tekniklerini uygulamayan kişilerin böyle bir alan oluşturmadıklarını
saptamıştır. Zimmerman'ın çalışmaları şifa veren kişilerin oluşturdukları
bu alanın değişken bir frekansa sahip olduğunu da göstermektedir. Frekans
ELF bandinda kalmak kaydıyla üzerinde çalışılan dokunun tipine ve ihtiyacına
göre değişim göstermektedir. Bu bulgu, klinik bio-tıp ve tamamlayıcı tıp
arasındaki bu temel sinerjiyi bilimsel açıdan tanımlamamızı sağlıyor. Öyle
anlaşılıyor ki, şifa enerjisi dokular üzerinde medikal araştırmalarda
kullanılan frekansların aynılarını kullanarak çalışıyor. (bkz.Figür 2C).
Endüksiyon fiziğinin temellerini bilmek çok önemli, çünki bu bize Reiki'nin
ve diğer şifa yöntemlerinin etkilerini anlamakta yardımcı oluyor. Özü
itibariyle şifa uygulayıcısının ellerinin aktardığı akım, doku ve hücreler
arasında aynen magnetik akım gibi haraket ediyor. Bu fenomenin mükemmel
olarak anlatıldığı ''Dokunuşun Elektriği'' isimli bir makale var. Makale
Boulder Creek, Kaliforniya'daki HeartMath Enstitüsü tarafından yayınlanan
Kalbin Bilimi isimli çalışmada yer alıyor. Tüm bu buluşlardan yola çıkarak
benim ürettiğim hipotez şu; İster tıbbi bir cihaz tarafından, ister insan
eliyle üretilsin, Şifa Enerjisi temelde özel bir frekans aralığında (ELF)
yer alan ve dokuları uyarma ve tedavi etme özelliği gösteren bir enerji
türüdür.


Soru: Araştırmalarınız şifa enerjisi frekansının biyolojik mekanizmalarını
açıklayabiliyor
mu?
Cevap: Biyomagnetic alan,
dokuların ürettiği vuruşlu elektrik akımından meydana geliyor. Vücudu
uzaktan incelediğimizde bu alanı birçok alanın ortak bileşkesi gibi görmek
de mümkün. En geniş alan ise kalbin etrafında yer alıyor. Zira kan çok iyi
bir elektrik kondüktörü ve tüm dolaşım sistemi kalbin her atışında elektrik
üretiyor. İkinci önemli elektrik üretim kaynağı ise göz retinası. Retina
göze her ışık düştüğünde polaritesi değişen bir pil gibi çalışıyor. Üçüncü
güçlü alan ise kaslarımız tarafından üretiliyor. Beynin ürettiği elektrik
alanı kalbinkine göre binde bir oranında diyebiliriz.
Soru: Bu şifa enerjisini ölçmeye
yarayan cihazlar normal bir insanın satın alabileceği aletler mi?
Cevap: Bu hangi alanın
enerjisini ölçmek istediğinize bağlı. Biyomagnetik ölçüm cihazları genelde
pahalı ekipmanları gerektirir ve ses ve elektromagnetizmden yalıtılmış özel
ortamlar sağlamak gerekir. Ancak Qi Gong üstatlarının ürettiği biyomagnetik
alanlar o kadar güçlü ki, bunlar 80,000 kez tel sarılmış bir bobin ve bir
amplifier tarafından saptanabiliyor. Bu gerçek Seto ve arkadaşları
tarafından 1992'de Japonya'da yapılan bir çalışma ile saptanmış. (bkz. Figür
3).
Shawn Carlson tarafından The
Amateur Scientist in Scientific American Dergisinin Mayıs 2000 sayısında
tariflenen bazı el yapımı aletler de var. Ayrıca, kalp ölçümleri yapabilen
bazı donanım ve yazılımlar da bulmak mümkün. HeartMath Enstitüsü farklı
duygusal seviyelerde kalbin ürettiği enerji alanları konusunda çok fazla
çalışma yapmış. Aşk, şefkat, şükran gibi duygular elektrokardiyogram ile
saptanabilen çok özel frekanslar üretiyorlar ve bedendeki tüm hücreler
üzerinde olumlu bir etki yapıyorlar. Aynı şekilde kızgınlık, endişe gibi
duygular da enerji alanımızı etkiliyor ve yine enerji dalgaları halinde tüm
bedenimizdeki hücrelere yayın yapıyorlar.

Soru: Birçok Reiki uygulamacısı Reiki'nin sisteme kalpten girdiğini ve
kollardan ellere yürüdüğünü ifade ediyor. Bize Reiki enerjisinin nasıl
üretildiğini ve nasıl hareket ettiğini tanımlayan bilimsel-temelli bir
hipotez sunabilirmisiniz?
Cevap:
Büyük olasılıkla Reiki uygulamacısı şefkat, sevgi gibi duygularla Reiki'yi
kalpte üretmeye başlıyor. Bu duygular kalbin enerji alanını modifiye ediyor
ve bu enerji sinirler vasıtasıyla vasküler sistemden ellere aktarılıyor.
Ellerde biyoenerji alanları meydana geliyor ve bu hastaya aktarılıyor. Benim
tahminime göre Reiki seansları sırasında üretilen alanlar çok narin ve
bağışıklık sistemi gibi hassas yapıların içine de kolayca girebilecek
frekanslara dönüşebilen bir nitelik taşıyorlar. Ancak bu hipotezin test
edilmesi gerekiyor. Elle şifa vermek eski ve bilinen bir tedavi yöntemi ve
binlerce yıldır birçok terapist bu yöntemi kullanıyor. Bence bu öncülerin
deneyimleriyle fark ettikleri bazı aura katmanlarının varlığı gibi faktörler
yıllar içerisinde bilimsel olarak da kanıtlanacaktır. Ve çakraların
gerçekten varolduğu da saptanacaktır. Pratik açıdan bakacak olursak
biyoenerji bilimin araştırılmaya ihtiyaç duyan pekçok yönü varolduğu
görülüyor.
|