| |
|
e-mail: ceren@derki.com
Yayınlanan Yazıları
|
O zaman ‘biografim’ için hayat anlamına gelen ‘bio’dan yola çıkarak sevdiğim bir oyunla başlayayım, arkası gelir: Çağrışım oyunu. Hayat : keyif : kahve : arkadaşlar : Ankara : huzur : bahçelievler : bahçe : çiçek : toprak : ıslak toprak kokusu : su : hayat… 1980’in 21 Şubat’ında doğdum, balık burcunda. Burçlardan hiç anlamam ama balık burcundan çok kova burcu özellikleri taşıdığımı söylerler. Valide sultan doğduğum saati hatırlamadığından yükselen (alçalanı var mı?) burcumu da bilmem. Kısacası burç-yıldız-gezegen işleriyle hiç ilgim yok, zira insanın ‘birey’ oluşunda bence gökyüzü değil genleri ve yetişme şekli etkilidir… Emek 4. caddeye paralel, iğdeleriyle ünlü, sonunda İsrailevleri olan sokakta, iki katlı bir evde büyüdüm. Bana koskocaman gelen bahçesinde bir daha hiçbir yerde görmediğim beyaz zambaklarla mor küpeler, leylaklar, elma, dut, nar, çilek, üzüm ve ateş rengi kocaman sarmaşık gülleri vardı. Bir de, tabii ki salıncak görevi gören koskocaman kayısı ağacı. Topladığımız kayısıları girebileceği her şekilde (reçel, marmelat, kuru kayısı…) bütün sokakla paylaşırdık, yine de bitmezdi. Çocukluğumun bütün güzel anıları gibi o evin üstünde de şimdi koca bir apartman var. İlkokuldan sonraki 7 yılımı da Sezenler Sokak’ta geçirdim. Hayatımın en keyifli yılları da, (benim hiç girmediğim) sınav stresine rağmen lise 2 ve 3 oldu. Sen hem lisenin son yıllarını, onlu yaşlarının sonlarını yaşa, hem müdürün tepesindeki sınıfta ter ter tepin gürültü yap, sonra okulun en ücra köşesine sürül sınıfça, ve iki yıl neredeyse hiç kimseler uğramasın o sınıfa :) O kadar eğlence, o arkadaşlar ve o kadar güzel günler bir daha kimsenin başına gelmez, bundan çok eminim. O günler hücrelerde stoklandı tabii, her çöküntü anında bir doz, acayip işe yarıyor. Üniversitede seçeceğim bölümü ortaokulda belirlemiştim. Sanırım 13 yaşındayken. Matematik dersinden hiç hoşlanmıyordum, beni ona mecbur bırakacak hiçbir şey yapmak istemiyordum. Madem 7 yıl boyunca İngilizce eğitim görecektim, artı-eksi işaretinden köprücük kemiğine kadar her şeyi o dilde öğrenecektim, öyleyse devamını da o dilde getirmeliydim. İnadım inat. İngiliz Dili ve Edebiyatı seçtim, hiç de pişmanlık duymadım yaptığım seçimden dolayı. Çok saygı duyduğum harika insanlar tanıdım, Prof. Dr. Burçin Erol’un adını da anmadan geçemeyeceğim, benim için her dönemde gerçek bir akıl hocası, dahası can simidi oldu… Mezun olmadan önce, Can Abanazır, sanırım bir roman dersi sonrasında (sırasında?) sınıfa, ‘siz hiç mutlu olamayacaksınız’ demişti; ‘bütün filmlerin sonunu bilecek, her cümlenin anlamını didikleyecek, insanların yüzlerini okumaya çalışacaksınız’. Ya da buna benzer bir şey... Hemen hemen doğru çıktı o cümle. Mezuniyetten sonraki ilk yıl herkes cahil ve sıkıcı, her şey ‘önceden belirli’, hayat çok monoton geliyordu ve kocaman hayallerim vardı benim de her yeni mezun gibi (Sonradan tüm bu arızaları işyerinde giderdiler, sağolsunlar). Birinden birini seçme, hemen seçme, aman hiç vakit kaybetmeme gibi gereksiz bir dürtüyle master seçeneklerinden birini değerlendirmek için İstanbul’a geldim. Gelmiş bulundum. O Çarşamba günü, bir hafta sonra olması gereken master sınavının öne alındığını, bir saat önce de bitmiş olduğunu öğrenmiş bulundum (Ay biliyoruz haber vermedik ama biz haberiniz var zannettik. Ay Ankara’dan geldiniz evet daha önce bilmeniz gerekirdi ama neyse artııık…cümlelere ‘ay’ diye başlayan kadınlara alerjim var o günden beri). O gün bir iş mülakatına girmiş ve kazanmış bulundum. Eh, gelmiş bulundum ve kalmış bulundum işte. Herkes gibi. Sonra, ver elini dünyanın her yerindeki ihtisas fuarları, hem adının başında çok kocaman harflerle unvanı yazan, hem dünyanın esmer bölgelerinden gelmiş, ‘bizim ülkemizde mülteci yok’ cümlesiyle o ülkeden sayılmış ama aslında çoktan unutulmuş insan yığınları, kalabalıklar, yüzler, isimler… Kardeşim gibi sevdiğim iş arkadaşlarım, sonra kardeş kazığı yemenin burukluğu ile hepsinden vazgeçmek. Ardından yeni bir projede, Jean Monnet’nin hayalinin peşinden giden bir modern zaman ütopyasının parçası olma (aslında o hayalden payına düşeni alma) çabasıyla koca bir ekiple, yüksek ökçeler ve kravatlar arasında ha babam debelenme. Sonunda da otomotivden sonra en büyük payı alan sektöre ‘yırtma’ fırsatı vermesi umulan bir okulu kurma. Kurmaya başlama aslında. En ilginç taraflarından biri de bu aslında çalışmanın, üretmek, hatta yoktan var etmek, büyüyüşünü izlemek… Nedense bu tür işlerin sonunda genelde Disney devreye girmiyor, sonlar şeker tadında pembe tonlarında olamıyor. Sonları sevmiyorum ben. Sevmiyorum evet… Ama iş bir araçtır. İşi unutmak için ne yapar bu bünye peki? Mezunlar derneklerinde koşturur, bi tanecik (kaç bi tanecik?) arkadaşlarıyla Caddebostan sahilinin tadını çıkarır, Sistine kilisesinin 4276. parçasının yerini bulmaya çalışır, arşiv yapar, Wroms Forts Under Siege oynar, Dragonlance ve Dune’a sardırmıştır zaten bir kere, kısacası bitanem annemin deyimiyle ‘lüzumsuz ne varsa yapar’ (Sahi annesini memnun edebilen bir insan var mı şu gezegende? Varsa hemen vur emri çıkarmak lazım, zira tehlikeli olabilir). Bir ‘bio’ için bu kadar kelime israfı yeter bence. İlk paragrafta ne demiştim? Uzatmak yok. Kendi koyduğum kurala uydum mu? Tabii ki her zamanki gibi hayır. Kurallar ne içindir ki zaten :)
|