Kimi Kandırıyoruz?

3.660 views

Haydi, artık, itiraf edelim. Ne kadar ekonomik özgürlük sahibi olsak da, ne kadar kariyer yapsak, evlenip yeni bir yuva kursak da, her ne kadar inatla aksini iddia etsek de hepimiz hala anne ve babalarımızın ideallerine (daha doğrusu “idea”larına) göre yaşamaya devam ediyoruz, edeceğiz de.

Hala yaptığımız hatalar bize ait değil ve başarılarımızın da onların çıkarlarından bağımsız olduğunu iddia etmemiz zor. Verdiğimiz ve vermediğimiz her kararda, her tereddüdümüzde ve her pişmanlığımızda beynimizin içinde olan bitenlerin çoğu annemizin ya da babamızın bize olması gerektiğini öğrettiği şeyler.

Kabul edelim ki hayatımızı hala büyük ölçüde onların tecrübeleri üzerinden yaşıyoruz.

“Kızım bak şu ya da bu özelliklere sahip olmayan biriyle evlenme, sonra çok pişman olursun, boşanırsınız, üzülürsün…” . Şunu demeye çalışıyor aslında anne, ben zamanında işte bu adamla evlendim, üzüldüm, sen çekme. Ya da falanca teyzenin kızı öyle yaptı, üzüldü, gördüm ben bunu, o yüzden sen yapma.

Sorun şu ki aslında, biz annemiz değiliz. Falanca teyzenin kızı da değiliz. Ve bu öğüdün aksi onlar yaptığında bir hata olmuş olabilir. Ama bizde olmayabileceği ihtimalini nedense hep göz ardı ediyoruz.

Asıl görmediğimiz nokta ise şu; biz bunu yaparsak, ve sonunda pişman olur ya da üzülürsek, bu sorun değil aslında. Çünkü bu sefer gerçekten bizim hatamız olmuş olacak.

Şöyle bir laf vardır, eminim pek çoğunuz duymuşsunuzdur, “Hayatta en çok pişman olacağın şeyler yaptıkların değil, yapmadıklarındır.” . Sözün özü bundan ibaret aslında

Üniversiteye başlayana kadar hayallerimin, ideallerimin, değer yargılarımın anneminkilerle aynı olduğunu düşünüyordum. Annem “doğru düzgün” bir bölümde okuyup ileride ya bir şirkete girip ya da kendi işimi yaparak iyi para kazanmamı istiyordu. En iyi okullarda okuyacak, yurt dışında yüksek lisans ve hatta doktora yapacaktım. Hangi anne bunu istemez ki zaten? Sonra İstanbul’a yerleşecek; “iyi bir çevre”den kültürlü, iyi para kazanan, saygın biriyle tanışıp evlenecektim. Ama erken değil, en azından şöyle bir 27 yaş ve sonrasında. 2-3 yıl evli kaldıktan sonra çocuğum olacaktı. Bir, belki iki tane. Daha fazlası bu devirde akıllıca değil. Bunlar da benim de istediğim şeylerdi işte… En azından öyle olduklarını sanıyordum.

Sonra üniversiteye geldim ve belki de kendimi daha iyi tanımaya başladığımdan olsa gerek gelecek planlarımın aslında beni hiç mutlu etmeyeceğine karar verdim. Annemle bambaşka şeyler istiyorduk aslında. İleride çok para kazanacağımı sanmıyorum örneğin, kazanırsam hayır demem tabi, ama açıkçası pek de umurumda değil. Elbette ekonomik sıkıntılar içine düşmeden anlaşılacak şeyler değil. Ama işin özünde benim için gerçekten önemli olan şey evdeki huzur kavramı sanırım. Günün sonunda başımı omzuna yaslayıp uyuyabileceğim, bana tüm dünyayı unutturacak biri varsa yanımda, ikimizin hesabına ayda ne kadar para yatacağı hiç umurumda değil gerçekten…

Belki eğer bir gün kafamdaki bu yeni ideallere göre bir hayat kurarsam kendime, bu yazıyı okuyan pek çok insanın düşündüğü gibi “dünyanın kaç bucak olduğunu” , “sevginin karın doyurmadığını” göreceğim ve her şeyi yıkıp başa dönmek zorunda kalacağım.

Fakat en azından yine bu yazıyı okuyan pek çok kişiden büyük bir farkım olacak ;

Bunu düşlemiş, istemiş, ve gerçekleştirmiş olacağım.

Bu, günahıyla sevabıyla benim olacak.

Annemin, babamın ya da falanca teyzenin kızının değil.
Benim!

Ve ileride kendi çocuklarıma şunu diyebilme bilincinde olacağım;
“Ben yaptım, olmadı. Sen eğer istiyorsan yap. Belki olur belki olmaz ama en azından birinci elden bunu öğrenmiş olursun.”

Çoğu insan “ben yapamadım, çocuğum yapsın bari” der. Oysa bu ne büyük bir hata. “Ben yaptım, çocuğum ister yapsın, ister yapmasın.” Demeliyiz. Yoksa çocuklar da aynı bizim ailelerimizin ideallerini yaşadığımız gibi bizim ideallerimizi, olamamışlarımızı yaşamak zorunda kalır.

Filmlerde olur ya, karakterler ailelerine karşı çıkarlar, burunlarının dikine giderler, çok zorluk yaşarlar, sonunda mutlu olurlar… Biz de olabiliriz. Hayat filmlerdeki gibi olmayabilir ama filmler hayattaki gibidir biraz… Yeter ki cesur olun. Ne istediğinizi bilmiyor olsanız bile en azından istemediğinizin peşinden gitmeyin.

Geçen gün National Geographic’in bir sayısında sokak çalgıcıları üzerine bir yazı okudum. Yanlış hatırlamıyorsam ODTÜ’de tanışan ve tanıştıktan 10 gün sonra çocuk yapmak için evlenmeye karar veren iki gençten bahsediyordu. Sanırım okulu bırakmışlar ve çocukları da olmuş. Şimdi çalgıcılıkla geçiniyorlar ve minik de bir bebekleri var.

Düşünün. ODTÜ’nün en parlak bölümlerinde okuyan, ileride çok iyi para kazanması ve her anne babanın çocukları için idealize ettiği hayata kavuşması olası iki genç 10 gün içinde verdikleri bir kararla ne kadar apayrı bir yola sapıyorlar. Ve eğer yazı beni yanıltmadıysa, mutlular. Çok mutlular hem de…

Psikolojide ikinci elden öğrenme diye özetleyebileceğim bir kavram vardır. Küçük çocuklar, örneğin, bir davranışın yanlış olduğunu öğrenmek için mutlaka onu kendileri deneyimlemek zorunda değillerdir. Bir arkadaşlarının yemekten önce ellerini yıkamadığı için azarlandığını görmeleri onların yemekten önce ellerini yıkamaları gerektiğini öğrenmeleri için yeterli olabilir. Aynı şekilde eğer çocuğun bu davranış için övgü gördüğünü gözlemlerlerse onlar da ellerini yıkamamaya başlarlar aynı övgüyü alabilmek için.

Ben diyorum ki ikinci elden öğrenmeyi unutun. Hayatı ikinci elden yaşamayı boş verin. Hayatınızın tapusunu üçüncü şahısların elinden alın.

Ve ne zaman ki tereddüde düşürse sizi ailenizin kafanızdaki sesi, şu şiiri okuyun karar vermeden önce:

GİDİLMEYEN YOL

Yol çatallanıyordu sararmış bir koruda;
İkisinde birden yol alan tek yolcu olayım!
Yazık ki olamazdı bu. Yolun biri uzakta
Baktım bükülüyordu çalıların ardında,
Orada uzun süre durup o yola baktım;

Sonra saptım öbürüne, bu da onca güzeldi,
Belki aynı yolu seçerdi yerimde kim olsa,
Çünkü çimenlerle kaplıydı, çiğnenmeliydi;
Ama aslı aranırsa yolların her biri
Aynı ölçüde aşınmıştı ayaklar altında.

İkisi de yapraklar altındaydı o şafakta
Ve ayakaltında kararmamıştı renkleri.
Oh, ilk yolu bıraktım bir başka zamana!
Ama bildiğimden nasıl açılır yol yola,
Ummuyordum bir daha döneyim geri.

Yıllar-yıllarca uzakta bugünlerden
Bir iç çekişle söyleyeceğim şunu:
Çatallanıyordu yol bir koruda ve ben – –
Ben saptım birine azdır diye oradan geçen,
İşte bütün ayrımı yapan bu oldu.

Robert Frost – Road Not Taken

Çev. Suphi Aytimur (1994)

Yorum Yapın